web stats script

HAFiF TARiFLER

Kalori değerleri ile birlikte verilmiş hafif, yaratıcı ve resimli yemek tarifleri     

Mekanlar kategorisinde kayıtlı postları görüyorsunuz.

EkleBunu RSS Ekle Butonu
Temiz, sağlıklı, lezzetli ...

ARŞİV

'Mekanlar' kategorisinde nelerimiz var?

Evet, Bengü sonunda bizim kalıp isteklerimizi karşılayabilecek bir yer buldu: Beysa Gıda ve Otel Ekipmanları. Neler var neler. Yeri İstanbul Kadıköy’deymiş. Profesyonel ürünler satıyorlar gördüğüm kadarıyla; fiyatlar Euro cinsinden. Ama hemen hemen her istediğiniz var…

58

Mesela bizim istediğimize benzer kalıplar için: Ekipmanlar linkinden, Sayfa 58′e bakın. Tüm ürünlerin yer aldığı katalog ise, yine aynı sayfada bir zip dosyası halinde bulunuyor.

Valla insanın işi gücü bırakıp, pastacılık işine giresi geliyor bu malzemeleri görünce:) Beysa’yı bilenler, daha önce gezenler, ürünlerini kullananlar da yorumlarını bize bildirirler belki…

Dün akşam, Nişantaşı City’s’deki Macrocenter‘dan paket içinde satılan Iğdır kayısılarından aldım. Kilosu 5.99 TL’ye hem de. Şu an, yanımda taşıdığım 3 kayısının içini açtım, üçü de çürük çıktı. Maalesef fotoğraflayamıyorum, işteyim. Üstelik bu ilk değil. Daha önce de kutu içinde aldığım meyve-sebzeler pörsük-çürük çıkmıştı.

Demek ki ne öğreniyoruz: Sadece dekorasyonu güzelleştirip, etiketleri normalin 1.5-2 katına çıkarmakla kalite sağlanamıyor. Macrocenter’ı şiddetle kınıyorum.

Muskat pastanesi, Arnavutköy’de mekan olarak ufak, ama lezzet olarak büyük bir butik pastane. Özel günler için pasta ve kurabiyeler yapıyorlar. Ayrıca günlük tatlı ve tuzlu kurabiyeleri gerçekten çok lezzetli. Bir dergide, Muskat’ın yaratıcısı Gül Cergel’e ait tarçınlı kurabiyenin tarifini gördüm:

Malzemeler:

- 250 gram oda sıcaklığında tereyağ
- 1 su bardağı buğday nişastası
- 2 su bardağı un
- 1 yumurta
- Yarım paket kabartma tozu
- Yarım bardak pudra şekeri
- Biraz tarçın

Tüm malzemeleri birlikte yoğurun. Bir merdane yardımıyla yarım santim kalınlığında açın. İstediğiniz bir kalıpla keserek parçalar çıkarın. Önceden ısıtılmış 140 dereceli fırında 20 dakika (üzerleri fazla kızarmayacak şekilde) pişirin. Fırından çıkartıp biraz ılınınca, pudra şekeri ile karıştırılmış tarçına bulayın. Afiyet olsun.

Bizim de çok güzel bir cevizli tarçınlı kurabiye tarifimiz vardı; onu da gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.

Ankara’dan gelen misafirlerimizle, deniz kenarında bir kahvaltı edelim istedik. Rumelihisarı’nda elbet bir yer buluruz diyerek, çıktık yola. Güne geç başlamasıyla tanıdığım İstanbul halkı beni yanılttı; saat 10′da her yer tıklım tıklımdı. Şunu unutmuşum: İstanbul artık o kadar kalabalık ki, her saat başında güne başlayan yaklaşık 1 milyon İstanbullu olabilir. Cafe Nar, tıklım tıklım gözükmediğinden daldık içeriye.

Daha önce Küçük Gurme bahsetmişti Cafe Nar’dan… Öncelikle kahvaltıda yenilebilecek her türlü seçenek menüde mevcut. (Daha önceki Zeytin Dalı hüsranımıza benzemiyor.) Biz masaya bir egg benedict, bir Aslı’nın tabağı, bir sosisli sahanda yumurta, bir tost tabağı, bir portakal suyu ve çay istedik. Yumurta hariç hepsinin resimlerini çektim. Porsiyonlar büyük ve kesinlikle insanın gözünü de, karnını da doyuracak cinsten. Herkes ısmarladığını beğenerek yedi.

Olumlu özelliklerinden bahsetmek istiyorum: Çok cici masa örtüleri var, kırmızı kırmızı; sıcak bir ortam yaratmışlar. Servis hızlı ve samimi. Sahipleri olduğunu düşündüğüm 2 bey vardı ve koşturup duruyorlardı. Çocukla gittiğimizden, türlü türlü kamış-portakal suyu kaprislerimizi anında yerine getirdiler. Ben, sanki lütfedip de size yemek getiriyormuş gibi davranan garsona sahip yerlere gitmiyorum artık. Bir de servis elemanının afra tafrasını mı çekeceğim? Tuvaletleri çok temiz.

Fiyatlar çok uygun diyemeyeceğim; ancak yediklerinizle doyuyorsunuz ve önünüze diğer yerlerde gelmeyen özgün bir tabak geliyor. Bu açılardan düşünüldüğünde (Hele Abra Cadabra’daki kahvaltı hüsranından sonra), bana fiyatlar da iyi geldi. Toplam 4 yetişkin, 1 çocuk 75 TL hesap ödedik. Evde 10 dakikada hazırlayabileceğiniz tabaklar  ve yanındaki sayılı dilim ekmek için ödenen fahiş fiyatlar beni çok rahatsız ediyor.

Bana olumsuz gelen şeyler: Tabaklar gerçekten çok hoş, ama yumurtanın yanında meyveler olması biraz tuhaf oluyor. Yumurtanın sarısı akıp bir kivi parçasına bulaşabiliyor. Tüm Hisar cafeleri gibi, otomobil gürültüsünü çekmek zorundasınız.

14.Temmuz.2009

Funfondü by Bujene, bu yaz şubelerini açmış yeni bir zincir.  Kanyon’da ve Alaçatı’da gördüm; iki yerde daha varmış. Minicik küpler halinde doğradıkları muz/çilek/kivi gibi meyve karışımlarının üzerine erimiş ılık çikolata dökmek usulüyle bir tatlı hazırlıyorlar. Döktükleri çikolata Belçika çikolatasıymış. Güzel bir çikolata, ama öyle abartacağım bir tarafı da yok. Muzları zaten gözünüzün önünde, pazarlarda bile satılan kuşbaşı yapma aletiyle küp küp yapıyorlar. Çilekler ve kiviler daha önce yapılmış.

Alaçatı’daki dükkanda sadece bitter ve sütlü çikolata vardı. Hangisinden istersiniz dediklerinde, ikisinden de yarım yarım alabilir miyim, tadına bakmak için dedim. O zaman 2 TL fark alacaklarını söylediler. Bu farkın neden alınacağını hiç anlamadığım için, tek cins çikolata istedim. Çikolatanın üzerine ya fındık-fıstık veya resimdeki gibi şekerlemeler serpiyorlar. Hepsi bu! Kapta isterseniz 6 TL ödüyorsunuz.

Fondü dışında, çikolataya batırılıp dondurulmuş şişte çilekler, çeşitli çikolatalar ve renkli macaronlar vardı. Onların tadına bakmadığım için yorum yapamayacağım.

Ama genel olarak, çok etkilendiğimi söyleyemem. Fondü meraklılarına, duyurulur. Belçika’daki çikolatalarla ilgili bir post okumak isterseniz, buradan buyurun.

8.Temmuz.2009

GIA şu an Alaçatı’dan bildiriyor:)

Çok yakın iki arkadaşım, Rengin ve Aslı’nın, bu sene açtıkları Sade Cafe & Restaurant‘tayım. İstanbul’daki cafelerini kapatıp, en büyük hayallerinden birini gerçekleştirmek üzere buraya taşınırken, özellikle bana büyük umut vermişlerdi. Herşeyi bırakıp, Alaçatı gibi harika bir yazlık kasabaya taşınma fikri bile midemde kelebekler uçurmuştu.

Eski bir taş evin giriş katını kiralayıp, içini tamamen yenilediler. Uzaktan resimlerle takip etmeye çalışsam da, gelip gördüğümde ne harika bir iş başardıklarını gözlerimle görmüş oldum. Kapalı mekanı küçük olan Sade’nin asıl özelliği arkadaki bahçesi. Taş evin tüm özelliklerini korumuşlar. İsmi gibi sade, ama çok keyifli bir bahçe hazırlamışlar.

Evlerine her yemeğe gidişimde tadı damağımda kalan yemekler yediğimden, sofra düzeni ve sunuma dair yeni şeyler görüp öğrendiğimden, yemek ve sunum kalitesi konusunda en ufak bir şüphem yoktu zaten. Nitekim, ikram ettikleri herşeyi eleştirel gözle inceledim ve evlerindeki ikramlardan hiç farkları olmadığını gördüm. Arkadaşlarımı can-ı gönülden tebrik ediyorum:)

Peki benim okuyucularım için bir güzellik yapmayacak mısınız?” dedim. “Yapmaz mıyız?” dediler:) Hafif Tarif ismiyle gelen misafirlere %15 indirimi kopartmayı becerdim:)

Sade, özellikle akşam yemekleri için çok hoş. Fiyatları 40 TL – 90 TL arasında değişen fiks menüler sunuyorlar. Menüleri inceledim de, 40 TL’lik menü bile bayağı zengin. Özellikle Alaçatı gibi, herşeyin çok pahalı olduğu bir yerde  ilaç gibi gelebilir.

Alaçatı’nın o meşhur caddesinden ilerlerken, Kyo adlı mayo mağazasının karşısındaki sokağa giriyorsunuz.  Bu yol aynı zamanda pazara ve antika pazarına giden yolmuş. Sağda Sade‘yi göreceksiniz. Açık adresi: Tokoğlu Mahallesi, Cumhuriyet Caddesi No:10. Piyasadan uzak kalıp, keyifli bir bahçe ortamında lezzetli yemek yemek isteyenler için çok uygun bir adres; gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Rezervasyon için telefon numaraları: 0 232 716 0624-25.

Ege otları, mezeleri, balık çeşitleri ve hünkar beğendileriyle iddialılar. Ben tutkunu olduğum mezelerinden, zeytinyağlılarından ve balıktan tattım.

Cold Stone bir dondurmacı, ama ne dondurmacı. Çeşit çeşit dondurmaları ve süslemek için kullandıkları besin maddeleri var. Mesela ceviz, fıstık, çilek, muz, Snickers parçaları, fıstık ezmesi, çikolatalı-karamelli-çilekli soslar, çeşit çeşit çikolata parçaları, kurabiyeler, vs. Neyse çok uzatmayayım: İstediğiniz tip dondurmadan koca bir parça alıyorlar ve tezgahın üzerine koyuyorlar. Dondurmanın kıvamı koyu, bizim Maraş dondurması gibi, kendini hemen bırakan cinsten değil. Ellerindeki iki kaşık yardımıyla, dondurmayı biraz düzleştiriyorlar. Üzerine istediğiniz şeylerden ekliyorlar. Mesela yarım muz, biraz ceviz, çikolata sosu, biraz kurabiye parçası… Ardından o kaşıklar sayesinde, dondurmayı tezgahın üzerinde malzemelerle karıştırıyorlar. Ardından ya kaba, ya külaha, ya kase şekli verilmiş külahlara, ya da çikolataya batırılmış külah çeşitlerine koyuyorlar. Böyle birşey olamaz, o kadar söylüyorum:)

Özellikle içine beyaz çikolata, muz ve çilek parçaları konmuş (strawberry banana rendezvous) olan;  browni ve çikolata soslu meşhur chocolate devotion ve fıstık ezmesi, Reese parçaları ve çikolata sosu eklenmiş çeşidi (peanut butter cup perfection) inanılmaz güzel… Kendi karışımınızı kendiniz hazırlayabilirsiniz, ama onların bizler için hazırladığı karışımlara buradan bakabilirsiniz.

Bu postum: “New York’ta nerede cheesecake yenir?” sorusuna bir cevap olabilir. Brooklyn gezimiz sırasında, New York’ta yiyebileceğimiz en güzel cheesecake’lerden birini Junior’s‘da yiyebileceğimiz söylenmişti. Neyse ki, sadece Brooklyn’de değil, times Square’de de bir şubesi varmış. Tadına orada baktık.

Güzeller, ben beğendim. Bizim burada yediklerimize göre peynir tadı daha baskın, ki zaten cheesecake’in özelliği bu. Çilek soslusunun sosu çok yapay ve aşırı şekerli geldi. İçinde çikolata parçaları olan daha bir güzeldi sanki. (Çeşitlere web sitesinden bakabilirsiniz.) Junior’s‘da sadece cheesecake yok, birçok çeşit pasta ve kek de var. Tek dilimlik kutular haline getirmişler. Fiyatlar 6.75$ civarı. İlla gidip orada da yemeyebilirsiniz yani.


Son keyfim, Caddebostan sahilinde yürüyüş yapmak. Yürüyüş sonrası kahvaltı için, bir arkadaşımın tavsiye ettiği, Bostancı’dan Dragos’a giden sahil şeridi üzerinde bulunan Zeytin Dalı adlı mekana gittik. Yol üstünde çimenlerin üzerine masalar konmuş olan güzel bir bahçe. Ağaç altı gölge bir masada püfür püfür gazetemi okuyup, kahvaltı edeceğimi hayal ederek gittim. Kahvaltı olarak sadece menemen istedim. (Zaten kahvaltı tabağı, omlet ve menemen dışında kahvaltı seçeneği yoktu.) Menemenim oturduktan tamı tamına 1 saat sonra geldi. Üstelik garsonu 2-3 kere uyarıp, en sonunda “kalkıp gideceğim” tehditime rağmen. Getirdikleri menemen çok lezzetliydi, yiğidin hakkı verilmeli. Belki de o kadar açken ne yesem lezzetli gelecekti:) Bir hayal kırıklığı da hesap sırasında yaşandı: İçinde menemen veya omlet olan kahvaltı tabağı menüsünü eşimle paylaştık. (Şeker-beyaz ekmek-bal yiyemiyorum.) Arkadaşımız da sadece omlet yedi. Ve bizden 1 tam kahvaltı tabağı ücreti, ayrıca da 2 omlet ücreti ve ayrıca çay ücreti aldılar. Durumu söyleyince de, anlamsız bir şekilde yüzümüze baktılar. Toplam 40 TL hesap ödedik. Bu ilk servis zihniyeti.

Bir diğer servis zihniyetine geçmek istiyorum: Tuzla sahilinde Filizler Köftecisi. Küçükyalı’dan Tuzla’ya uzanan sahile de çook uzun zamandır gitmiyordum, ne kadar gelişmiş. Bambaşka bir yer olmuş. Yine bir arkadaşımızın önerisiyle, Filizler’e girdik. Servis inanılmaz hızlı, garsonlar son derece kibardı. Köfteler oturduktan 7-8 dakika sonra önümüzdeydi. Su istedik 30 saniye sonra, bardak istedik 15 saniye sonra masamızdaydı. Yediğimiz köfte-piyaz-ayran son derece lezzetliydi. Hem servisten, hem yediklerimizden çok memnun ayrıldık. Toplam 4 porsiyon köfte, duble patates kızartması, duble piyaz, bir sürahi ayran, ikram turşular, 2 çay ve 1 Türk kahvesi için 48 TL verdik. Ayrılırken çok memnun kaldığımızı söyledik.

Günün sonunda üçümüz de şu yorumu yaptık: İşte neden bazı yerlere akın akın insanlar gelirken, bazı yerlerin sinek avladığının kanıtı. O gün fazladan almak için türlü numaralar çektiğiniz 15-20 TL yüzünden, sonradan kazanacağınız 250 TL’den olabiliyorsunuz. Restoran sahiplerinin de biraz kafayı çalıştırmaları gerek, sizce de öyle değil mi? 2. zihniyeti benimsemiş yerler, belki ilk 2 sene süper karlar elde edemiyorlardır; ama 3. sene itibariyle her gidenin birbirine tavsiye etmesiyle, dolup taştıklarına eminim. Filizler Köftecisi‘ni rahatlıkla herkese tavsiye edebilirim.

Taylandlılar’ın yetiştirdiği sarı patlıcanlardan bahsetmiştik. Onları yakınlarda bulacağım hiç aklıma gelmezdi.

Maçka’dan Teşvikiye’ye çıkan yokuşta Rani adlı organik peynir satan bir dükkan açılmış. Neler var diye bir göz atmak için girdim. Birçok çeşit peynir mevcut, hepsinin de organik olduğu söyleniyor. Bir an durup düşündüm, organik olmayan peynir neden yapılıyor acaba diye. İnternette arayınca Antalya’da Rani adında bir çiftlik olduğunu okudum. Bu çiftlikte doğal et, süt ve tarım ürünleri yetiştiriliyormuş. Muhtemelen bu peynirler, Rani çiftliğinden gelen mamüllerle yapılıyor.  Açıkçası bu organiklik / doğallık konusunda pek ikna olmasamda, dışarıya yansıtmadım:) Herhalde hayvanları kapalı ortamlarda yetiştirmediklerinden, büyümeleri için ek gıdalar vermediklerinden ve doğal ortamlarında yedikleri otlarla  beslediklerinden doğal / organik diyorlar diye kendimi avuttum. Yine de dükkan sahipleri son derece sıcaklardı ve denemem için bir kaç çeşit peynir ikram ettiler.

Denemek için, küçük birer parça eski çedar ve keçi gouda peynirlerinden aldım. (Kendimle ilgili bir tüyo: Peynirsiz bir yaşam düşünemediğim gibi, farklı peynirler denemeye bayılırım. Bana ikram edilecek en  güzel şey ise resimdeki gibi üzümlü ve peynirli bir tabak olur.) Fiyatlar oldukça yüksek. Peynirler dışında bazı organik bakliyatlar, reçeller ve sebze-meyve de satılıyordu. İşte sarı patlıcanları da bu dükkanda gördüm, aklınızda olsun.

Bicerin, Torino’ya ait geleneksel bir sıcak içecek. Ana malzemeleri espresso, çikolata ve süt.  Bu malzemeleri bardakta üç ayrı katman şeklinde ikram ediyorlar. Bicerin kelimesi Piyemote dilinde “küçük bardak” anlamına geliyor. 18. yüzyıldan beri bilinen bu içeceği Alexandre Dumas çok severek içer ve herkese tavsiye edermiş.

Torino’da Piazza della Concolata’daki Caffè Al Bicerin 18. yüzyıldan beri bu içeceği sunmakta. Ben derim ki, Torino’ya gidenler, mutlaka burada bir soluklansınlar; izlenimlerini de burada bizimle paylaşsınlar.

David Lebovitz’in Bicerin ile ilgili postunu buradan bulabilirsiniz.

Go Mongo, Türkçe’ye Moğol Barbeküsü olarak çevrilebilen, otantik bir mutfağın sunulduğu bir Moğol restoranı. İstinye Park, Suadiye, Meydan ve Beylikdüzü Migros’ta şubeleri bulunuyor. Tarzını, Moğolistan’da yüzyıllarca önce yapılan geleneksel av partilerinden alıyor. Moğollar avların ardından, ziyafet çadırlarında toplanırlarmış. Yakaladıkları av etlerini, sebzelerle birlikte kılıçtan geçirip, kalkanların üzerinde harlı ateşte pişirirlermiş.

Açık büfe masasına benzer bir servis masasında, çeşit çeşit sebze, et ve sos bulunuyor. Etler arasında, balık, karides, kuşbaşı tavuk, hindi, ve bence en güzeli pastırma gibi kesilmiş dana dilimleri yer alıyor. Size verdikleri bir kaseye, istediğiniz etten dolduruyorsunuz. Üzerine, istediğiniz çeşit sebzeyi de ekliyorsunuz. Ayrı bir kaseye de noodle ve sayısı 20′ye yakın sostan istediklerinizi ekletiyorsunuz. En sonunda baharatlarını da ekleyip, pişirmesi için aşçıya veriyorsunuz. Aşçı kocaman bir wokta, tüm bunları susam yağında pişiriyor ve sıcak sıcak size ikram ediyorlar. Yani bir bakıma “kendin pişirt, kendin ye” oluyor. Zaten size fikir veren, yardımcı olan elemanlar da bulunuyor. Hangi sosla, hangi baharatın uyacağıyla ilgili öneriler yapıyorlar.

Ben dana eti, biraz tavuk, soğan, sarımsak, renkli biberlerden oluşan klasik bir karışım hazırladım. Sos olarak da acı sos, domates sosu, köri sosu, sarımsaklı bir sos ve hardalı karıştırdım. Gerçekten çok lezzetli oldu. Yeni ve karışık tatlar denemekten hiç hoşlanmayan eşim bile, yemeği çok beğendi. Porsiyonu görünce, “Ben bu kadar kase yemekle doymam.” dese de, etler noddle’la birleşince gayet doyurucu bir porsiyon ortaya çıktı.

İsterseniz sınırsız bir mönü alıp, birden fazla kere büfeye gidip, yemek hazırlatabilirsiniz. Ama bence bir porsiyon yeterli; çok aç gidenler bir porsiyon daha yiyebilir belki. Yani sınırsız almak bana çok mantıklı gelmedi. Mönüye ve fiyatlara bir göz atmak isterseniz diye buraya koydum. Kendiniz hazırlamak istemezseniz diye, mönüde hazır yemekler de mevcut.

Restorandan çıkarken, hemen bir wok alıp aynı yemeği evde yapma planları yapıyordum:) Bir de dana etlerini pastırma şeklinde kestirebileceğimiz bir kasap bulmamız gerek, acilen!

UzmanTV’de GoMongo ile ilgili bir tanıtım var, isterseniz buradan izleyebilirsiniz. Portakal Ağacı da evde Moğol barbeküsü yapmış, eminim lezzetli olmuştur.

30.Nisan.2008

Geçen gün oturduğumuz ve çok memnun kaldığımız bir yerden bahsetmek istiyorum. Kahve Dünyası; Starbucks gibi yabancı menşeili kahve zincirlerine karşı Ülker ve kahve üreticisi Altınmarka’nın birlikte yarattığı bir kahve zinciri. Biz Sultanahmet’teki şubesinde oturduk.

Son derece lezzetli pişirilmiş Türk kahvesi, yanında suyu ve çikolata kaplı lokumu ile birlikte bir set halinde geliyor. Üstelik bu setin fiyatı 2.5 YTL. Türk kahvesi dışında tüm kahve çeşitlerini bulmak da mümkün. Ayrıca bol miktarda kek, pasta ve sandviç çeşidi de mevcut. İçerisi çok ferah, masalar ve sandalyeler de oldukça konforlu idi.

İşin içinde Ülker olur da, çikolata olmaz mı? Elbette olur. Çikolataların sıvı haliyle bulunduğu kazanlar, çikolataları şekillendiren ustalar… Hepsini tezgahın arkasında izlemeniz mümkün. İçinde kahve çekirdekleri bulunan çikolatalardan ikram ediyorlar. Ayrıca bana anlatılanlara göre, Göztepe şubesinde ikram edilen meyve parçalarını çikolata şelalesine bulayıp yiyebiliyormuşsunuz. Bir çeşit Hansel ve Gretel evi anlayacağınız:)

Uğrayıp az şekerli bir Türk kahvesi içmeniz tavsiye olunur.

Related Posts with Thumbnails