hafif tarif

kalorileri ile birlikte verilmiş resimli yemek tarifleri

Diyet kategorisinde kayıtlı postları görüyorsunuz.

'Diyet' kategorisinde nelerimiz var?

Çiğ beslenmenin başlıca iki çeşidi olduğunu gördüm:

1. Kilo vermek ve somut bir rahatsızlıktan kurtulmak için yapılan çiğ beslenme
2. Sağlıklı, canlı ve daha enerjik bir hayata devam etmek için yapılan çiğ beslenme

Dan McDonald adlı bir çiğ besincinin DVD’lerini izledim. Kendisi, 10 senedir raw food akımını takip ediyormuş. Önceki hayatında 90 kilo, sürekli vücut çalışan, bol alkol alan, çok fazla yemek yiyen; kısaca çok düzensiz ve keyifsiz bir hayata sahipmiş. Sonra bir gün, kitapçıda bir adamın tavsiyesiyle bir kitap okumuş ve hemen o anda hayatını değiştirmiş. Tabii adam belli ki böyle bir arayıştaymış, kitap tam zamanında gelmiş yardımına. Nitekim şu anda da, kendini bu akımı anlatmaya, yaymaya adamış. DVD’leri var, Youtube’da liferegenerator diye tonla videosu var. Şu anda şöyle sağlıklıyım, böyle iyi hissediyorum diyor. Zaten bir süre sonra, ailesinin çiftliğine geri dönmüş, keçiler almış, iyice doğaya dönmüş yani anlayacağınız. Nitekim videolarından biri de: “Lose 1 Pound a Day, The Healthy Way”. Günde sağlıklı olarak yarım kilo verin diye çevirebiliriz. Hem kilo vermek, hem de vücudunuzdaki ciddi bir hastalıktan kurtulmak istiyorsanız (buna o amansız hastalık da dahil), sadece meyve ve sebze içeren, yağın çok az olduğu bir diyet uygulamanızı öneriyor. Yağdan kastı, zeytinyağı, hindistancevizi yağı gibi yağlar dışında, tahin, avokado ve tüm yemişler (fındık-badem-çekirdekler-ceviz, vs.). Yağ yiyecekseniz de, azıcık ve doğal yağlardan tercih edin diyor. Mesela avokado, mesela hindistancevizi. DVD’de bir sürü tarif veriyor. Adamın favori ürünü katı meyve sıkacağı. Herşeyin suyunu sıkıp, içiyor. Bunun dışında smoothie’ler hazırlıyor. Bir de kocaman salatalar yapıyor. Genel olarak önerdiği beslenme şekli, sabah karışık meyvelerle hazırladığınız koca bir kavanoz smoothie, öğlen yine meyve/meyveden oluşan bir smoothie ve yanına bol yeşil sebzeli salata, akşam da yeşil yapraklı, bool otlu, sebzeli koca bir salata. Bu arada dilediğiniz kadar yiyebiliyorsunuz bunlardan. Zaten sebze çok az kalorili birşey biliyorsunuz. Özellikle de çiğ yendiğinde. Üstelik sebzeli bir salata hazırladığınızda (domates, salatalık, bol yeşillik, kırmızı-yeşil-sarı biberler, soğan, vs.), bunu bitirmek için 30 dakika falan gerekiyor. Bu gibi bir diyette, muzun rolü büyük oluyor. Hem tok tutması açısından, hem de kalorinizi tamamlamanız açısından. Internet’te “30 day raw food trial” gibi anahtar sözcüklerle arama yaparsanız, bir sürü çok kilo vermiş ama hala canlı-enerjik tiple karşılaşıyorsunuz. Bir blogger var, Steve Pavlina diye, kendisi 30 günlük sırf meyve ve sebzeyle beslendiği bir dönemi en ufak ayrıntılarıyla yazmış. Meraklılar o blogu da okuyabilirler. Steve’in günde 16 muz yediği oluyor:) Bir nevi maymun! :))) Kısaca özetlersek: Steve 81 gibi bir kiloda, her sabah düzenli sporunu yapıp işe giden, zaten vegan (hiçbir hayvansal ürün yemeyen), günde ortalama 2000 kalori alan, sağlığına düşkün bir Amerikalı. Bu 30 günlük sürede, aldığı kalori miktarını 2500 ve daha üzerine çekiyor; yani daha fazla kalori almaya başlıyor. Yine sporunu yapmaya devam ediyor. 15 günden sonra, eskiden 21 tane çekebildiği şınavı 30′a, hatta 35′e çıkarabildiğini görüyor. Ve aldığı kaloriyi arttırmasına rağmen, 30 günün sonunda 3.5 kilo vermiş olarak diyetini sonlandırıyor. Onun derisinde çok kuruma oluyor, zaten son günlerinde fotoğraflarını da koymuş. Resmen çatlaklar olmuş elinin eklem yerlerinde. Onun dışında bir sıkıntısı yok. Gücünde bir azalma yok, düşünce berraklığında bir azalma yok. Sadece sürekli meyve-sebze yemekten bitap düşüyor. Özellikle de meyveden. (Fakat kendisi sonradan 30 günlük sıvı orucu da yapmış, gayet azimli biri yani.) Bu 1. çeşit beslenmeydi.

2.çeşit ise daha makul. İçinde yağlar, yemişler, filizlendirilmiş baklagiller de var. Bu beslenme biçimiyle de kilo veriliyor. Bakınız ben ve benim arkadaşlarım. Ama biraz daha yavaş gidiyor tabii diğerine göre.

Ben demin bahsettiğim videoyu izledikten sonra, gaza geldim. 1 hafta deneyeyim şu işi dedim. Ondan önce 2 haftadır kör topal raw besleniyordum zaten. Sabahları smoothie yapıyordum, 1 litre hatta daha bile fazla olabilir. İşe onu götürüyordum. Öğlen 1-2 sefer salata da goturdum. Salata yoksa sırf o smoothie’yi ve çekmecemdeki kuru erik, kuru kayısıları atıştırıyordum. Akşam da çoban salata. Fakat haftanın sonlarına doğru öğlen salatalarını hazırlayamamaya ve öğleni de smoothie ile geçirmeye başladım. Muz varsa ondan atıştırıyordum. Haftanın sonuna doğru çok aç günler geçirmeye başladım ve kilo vermem de durdu. Hem çok aç kalıyordum, hem kilo vermiyordum; bıraktım o diyeti. Yani hakkını pek veremedim. Steve Pavlina’nın günde 12 muz yemesinin bir sebebi varmış onu anladım. Bir daha böyle bir maceraya atılırsam, kesinlikle önceden bol bol salata, meyve hazırlayacağım.

çiğ besin diyeti

Bir de asıl çiğ besin denince en popüler isim Angela Stokes. Bir manada, raw food’u meşhur etmiş kişi de denebilir. Kendisinin nasıl değiştiğiyle ilgili resimleri burada görebilirsiniz. Angela, bu diyet sayesinde 2 sene içinde 160 pound vermiş, yani yaklaşık 72 kilo. Bunu da BBC’de bir programda açıkladığı anda, çiğ besin diyeti bir anda patlamış! Şimdi bir sürü DVD’si, e-kitabı var. Hayatının bunun üzerine kurmuş.

Kendi deneyimlerim: Ben şu bahsettiğim çok aç geçirdiğim 3-5 gün dışında, kendimi çok iyi hissediyorum. İlk 1-2 gün, akşamüstleri uykum geldi. Sonra gördüm ki, genelde ilk günlerde biraz uykulu hal oluyormuş. Hatta ilk 15 gün diyorlar vücudun adaptasyon sürecine, ama bende bu kadar uzun sürmedi. Arada 2 gün normal yemek yedim, ama yine de pek et yemedim. Zaten canım istemedi. Şu anda kendimde gördüğüm güzel birşey, tatlı krizi-karbonhidrat krizi gibi krizlere girmiyorum; çünkü şekerim çok oynamıyor. Bol bol muz ve hurma yememe rağmen. Nasıl oluyor, çok anlamıyorum. Karnımın acıktığı oluyor gün içinde, ama hurma, kayısı, erik, muz gibi şeylerle karnımı doyuruyorum. Bir nevi ara öğün oluyor. Bugün mesela kendime şöyle birşey yaptım: 2 yerli muz, 4 hurma, 1 koca yemek kaşığı kakao, badem sütünün ardından kalan badem unundan bir tepeleme kaşık ve 2-3 parça buzu blender’a attım. Bildiğiniz şokella tadına çok yakın bir tad oldu. Biraz da buzdolabında bekletip, şokella yer gibi yedim. Arada bu tip hoş yemekler de ekleyince, hiç problem çekmiyorsunuz. Bu arada, ben çay içiyorum. Günde bir tane de şekersiz Türk kahvesi içmeye özen gösteriyorum.

%100 çiğ beslenmek zor, bunu kabul ediyorum. Ama günlük yaşantıya ne kadar çiğ şey girse o kadar iyi. %50 bile yapabilsek kar. Çiğ beslenmek için, kafa olarak et yememeye yatkın olmak gerekiyor bence. Ben zaten, etten zevk almadığımdan bahsetmiştim. Sadece fırında veya ızgarada yediğim balık bana zevk veriyor ve ardından rahatsız etmiyordu. Bu yüzden çok sıkıntı çekmedim. Ki, diyeti de balıkla bozmayı düşünüyorum arada. Şaşırtıcı olan şu ki, benim ciddi bir etobur olan, etsiz karnının doymadığını iddia eden, sebze anca asıl yemeğin yanında yenir gibi iddialı laflar eden eşim bile, son zamanlarda etten rahatsız olduğunu keşfetti. Evet, evde bir raw havası var tabii, etkilenmemek mümkün değil:) Pencere önünde büyüyen buğday çimleri, sürekli yapılan meyve-sebze alışverişi falan. Ama onu kesinlikle zorlamama rağmen, kendisi de çok uzun zamandır et yemedi. Ve beni şaşırtan ilginç cümleler kuruyor: “Et, hakikaten bana iyi gelmiyormuş.” gibi. O benden çok daha fazla yemiş yiyor tabii. Akşamları bayağı bir kabuklu fıstık atıştırıyor, bir sürü mandalina yiyor. Fazla kilosu pek olmamasına rağmen, artık sabitlendiğini düşündüğü kilolardan 2-2.5′unu verdi. 2 kilo daha vermeyi düşünüyor.

Şu konuda dikkat etmek lazım, şu aralar konuyla ilgili en çok kafama takılan şey: Sürekli meyve-sebze yediğimiz için ve tercihan kabuklarıyla yemeyi de çok istediğim için, çok iyi dezenfekte etmek gerekiyor. Salata malzemelerini sirkede bekletiyorum çoğu zaman. Ispanak-roka-maydonoz gibi yeşillikleri önceden yıkayıp kapaklı kutulara koyuyorum. Ama sabahın köründe, muz-elma-armut-ıspanak karıştırarak yaptığım smoothie için, elma ve armutu iyice yıkayıp kullanıyorum. Umarım yeterli geliyordur. İyi bir şey yapalım derken, tonla pestisite maruz kalmıyoruzdur:( Siz sebzelerinizi, meyvelerinizi nasıl yıkayıp, nasıl muhafaza ediyorsunuz?

Devam edecek…

5 yorum Başarı hikayeleri, Çiğ beslenme, Diyet

Dünkü yazıya gelen olumsuz bir yorum da var tabii, saygısız olduğunu düşündüğümden yayınlamadım. Ama bunun üzerinden birkaç laf etmek isterim. Yorum aynen şu şekildeydi:”aman be bizim atalarımız pişirerek yediyse demek ki var iyi bişey çiğ beslenmke te neymiş hayatın yemenin içmenin tadı mı kalır o zaman ya boşverin bu kadar da takmayın kiloları tamam diet spor fln ama bu da çok abartı ya” Zaten bu tip muhabbetlere duymak istemediğimden, çevremde kesinlikle bahsetmedim bu durumdan. Sadece ilgili birkaç arkadaşım biliyor ve artık sizler. Herkesin tercihi kendine, ama şahsen ben bu derece ilgiyle bir konuyu araştırmış, uygulamış ve elinden geldiğince benimle paylaşmaya çalışan birinin bu eforunu ve hevesini saygıyla karşılar ve kesinlikle olumsuz yorum yapmamaya çalışırım; aynı düşüncede olmasam bile. Neyse, geçelim bunları…

Neden çiğ beslenmek isteyelim? Çiğ beslenenlerin hemen hemen hepsinin ortak söyledikleri bazı şeyler var. Örneğin hepsi günlük enerjilerinin daha da arttığından, kendilerini daha hafif hissettiklerinden, ciltlerinin ve saçlarının daha sağlıklı ve parlak olduğundan, eskiden 8 saat uyku yeterken şimdi 6 saatle yetindiklerinden, fazla kilolarını verdiklerinden ve güçlerinin arttığından bahsediyorlar. Bana şahsen çok çekici gelen şeyler bunlar. Belki ağzımın tadı değiştiğinden, belki gerçekten etlerin-sütlerin kalitesi düştüğünden, tam emin değilim, yediğim şeylerden keyif almamaya ve yedikten sonra çoğu zaman rahatsız olmaya başlamıştım. Bu yöntem karşıma çıkınca da denemek istedim, olay bu. Kimseye “Haydi artık tencerelerimizi/ocaklarımızı atalım, yaşasın muz, yaşasın fındık!” demiyorum. Ben de o evrede değilim zaten. 3 hafta uyguladım, aldığım sonuçları en sonunda yazacağım. Son 2 gün ara verdim, imambayıldı, domatesli pilav, cacık ve menemen yedim. En çok özlediğim şeylerdi zaten bunlar. Şimdi bir süre daha devam edeceğim, daha tecrübeli olarak. Sonra ne olur bilemem. Ama en azından vücudum için iyi bir detoks olduğunu düşünüyorum, bağırsaklarımın temizlendiğini hissediyorum. Ve bununla ilgisi var mı bilmiyorum, ama çevreden de durup dururken iltifat alıyorum:) “Saçını mı değiştirdin?” Yooo. “Bugün bir ışıltı var sende.” Bugün iyi tarafımdan kalktım herhalde.

Kaldığımız yerden devam edelim:

Gül Kaynak dışında çiğ beslenme (raw food) denince bulabildiğim isimlerden bir diğeri Miyase Bülbül. O da kendisini bu akıma vermiş biri. Çiğ ürünler yapıp satıyor da aynı zamanda. Keşke biraz daha uygun olsa da, sık sık alsak yesek diyorum:) Ama bunların bir kısmını yapmak zor da değil aslında. Türkiye’de pek kaynak olmasa da, yurtdışında, özellikle de Amerika menşeili tonla kaynak, yemek tarifi var. “Raw food recipes” deyin, yüzlerce blog çıkıyor, her birinde farklı farklı tarifler. Tabii, önemli olan hammaddeleri bulabilmek. Onlardan da bahsedeceğim.

İstanbul’da çiğ besinler yapan bir de restoran var: Saf Restoran. Geçmişte 3 sene boyunca, gittiğim spor salonunun üstünde olması vesilesiyle hep önünden geçtiğim, ama o dönem hiç bu işlerle alakam olmadığından bir kere bile uğramadığım bir restoran. Oysa hep görürdüm o buğday çimlerini, onların yeşil sularını. Verdikleri seminerleri. Geçen gün bir arkadaşımı da alıp gittim. Biraz da, neler varmış, evde yapılabilecek neler olabilir diye görmeye gittim. Fena değil, tatmin edebilecek çeşit vardı; ama ne yalan söyleyeyim biraz daha fazla çeşit olmasını beklemiştim. (Hoş niye bekleyeyim ki, ilgili kitlesi oldukça kısıtlı.) Kabak spagettisi seçtim, bayağı beğendim. Kabağın çekirdeksiz kısımlarını uzun jülyen şeklinde kesmişler. İçine bol zeytinyağı, fesleğen, zeytin dilimleri eklemişler. En üstte de yarım avokado vardı. Gerçekten lezzetliydi. Avokadoyu sade yemeyi hala pek beceremediğim için, onu biraz ziyan ettim. Üstüne de elmalı kek, üstünde bir top fıstıklı dondurma yedim. Elmayı rendeleyip, içine ufacık hurma parçaları eklemişlerdi. Muhtemelen agave şurubu ile tatlandırıp, bir kalıpta şekillendirmişler. Cheesecake kıvamına yaklaşmış. Üzerindeki dondurma ise gerçekten birebir fıstık tadındaydı. Onda da süt ve şeker yokmuş.

Bunun dışında, İzmit’te bu işle bayağı bir ilgilenen bir yer var: La Veranda. Organik bir çiftlik sahibi olan Mehmet Ak, hem dersler veriyor, hem günlük çiğ besin paketleri hazırlıyor. (İstanbul’a veya başka şehirlere servis olmuyordur diye düşünüyorum, ama bilmiyorum.)

Konuyla ilgili karşıma çıkan diğer bir isim de Elçin Oflaz. Nevşah Fidan‘ı da ucundan da olsa konuyla ilgili olarak gördüm. Bir de artık ben varım, GIA, heehee:))

Bizdeki seçenekleri azaltan, benim de bu işi şimdilik sadece 3 hafta yürütebilmeme sebep olan şey: Dehydrator. Bu alet, bir nevi fırın. Ama bizimkiler gibi çok yüksek ısılara çıkmıyor, en fazla 46 dereceye kadar yükseliyor. İçine konulan besinlerin suyunu uçuruyor, bir manada pişmişler izlenimi veriyor. Mesela kurutulmuş domates gibi. Burada sebzeleri pişirip/kurutup, blender’da karıştırıp hamur kıvamına getirip, sebze burgerler yapıyorlar mesela. Krakerler hazırlayabiliyorlar, incecik dilimledikleri patlıcanlarla cips yapıyorlar falan. Bir anda seçenekler artıyor tabii.

Gelelim hammaddelere…

Dediğim gibi, badem sütü hazırlarken tülbentte kalan bademi kurutup badem unu olarak kullanabilirsiniz. Bir diğer seçeneğiniz de, o bademle yüzünüze veya vücudunuza peeling yapmak.

Kullanılabilecek bir diğer süt çeşidi de, hindistancevizi sütü. Yurtdışında hazır satılıyor, bizde yok, kendimiz yapmalıyız. Ben henüz yapmadım, ama yapan biri var: Paleo Cafe. Kendisi çok severek takip ettiğim ve çok kaliteli bulduğum bloglardan biridir. Hindistancevizi yağı ve faydalarından da daha önce bahsetmiştim.

Mercimek, nohut, fasulye filizlendirme işi var. Ben arkadaşlarımın tavsiyesi üzerine sadece mercimek filizlendirdim. Nohut ve siyah fasulyenin hiç güzel olmadığını söylemişlerdi. Mercimek güzel ama. Filizlendirdiğinde mercimek içindeki protein daha da güçleniyormuş. Filizlendirmek de oldukça kolay. Tek zorluk, yemeden önce 3-4 gün önce işleme başlama gerekliliği. Mercimek nasıl filizlendirilir? Mercimekleri bir gece suda bekletin. Ertesi gün suyunu süzün ve iyice yıkayın. Yurtdışında bunun için özel filizlendirme torbaları satılıyormuş, ama hiç de gerek yok. Bir kavanoza, iyice suyunu süzdüğünüz mercimekleri koyun. Kavanoz temiz olsun mutlaka. Ben elim üyüklüğünde tülbent parçaları kestim, bir lastikle kavanozun tepesine geçirdim. Tülbentten hava alacak yani. Mutfağınızın güneş almayan bir kenarına koyun. Bir akşam bir sabah olmak üzere, kavanozdaki mercimekleri ıslatın ve tülbent yardımıyla sularını iyice süzün bırakın. Zaten iki gün sonra filizlenmeye başladıklarını göreceksiniz. Filizler uzayınca (yarım cm kadar), kavanozun kapağını kapatıp, buzdolabına koyun. Dikkat! Mercimekler filizlendikçe genişliyorlar. Buzdolabına koyduktan sonra da genişliyorlar. Dolayısıyla, koyduğunuz kavanozun çeyreği kadar bir mercimekle yola çıkın en fazla. Sonra mercimekli salatalar yapabilirsiniz. Mercimeklere, istediğiniz salata malzemesini ekleyip, doyurucu ve protein deposu bir öğün yaratabilirsiniz.

Benim yediğim bir diğer şey de, ince bulgur oldu. Bazen sade soğuk suyla, bazen de domates suyu ile ıslattığım bulgurlar iyice şişince salata haline döndürdüm. Bazen mercimeklere ekledim, bazen sade yedim.

Şeker konusu mühim. Aslında çok net: Beyaz veya esmer şeker bu diyette yok; hiçbir diyette yer almadığı gibi. Şeker yemek istediğinizde bazı alternatifler mevcut. Bunlardan biri hurma. Hurmayı bir gece suda bekletince iyice yumuşuyor ve içinde bulunduğu suyla birlikte tatlılarda kullanılacak hale geliyor. Hurmanın faydaları saymakla bitmez; hormonal sistemi bile düzenleyici özelliği var. Ayrıca, tadı da sütlü çikolataya ne çok benziyor değil mi? Hele şu tombul tombul olanların. Diğer bir şeker kaynağı agave şurubu. Bundan da daha önce bahsetmiştim. Benim bir şansım, senede bir defa Amerika’ya gitme olanağı bulmam. Gelirken 8-10 dolara kocaman şişe getirebiliyorum. Burada tabii daha pahalı. Online alışveriş sitelerinin bazılarında var, ben isim vermeyeyim. “Organik agave şurubu” diye arayınca karşınıza seçenekler geliyor. Kendi aklınıza yatanı alabilirsiniz. Agave şurubu kan şekerini beyaz şeker gibi yükseltmiyor, glisemik indeksi düşük. Ama sonuçta o da meyve şekeri olan früktoz ve aynı meyveler gibi sınırsız yenmemesi gerekli. Şöyle diyelim, şekerli birşey yemeyi kafaya koydunuz, o zaman agave şurubu ile bir tatlı yapın yiyin. Yoksa öyle her gün agave şurubu kullanmayın.

Bir de doğal kıvam vericimiz var: Avokado. Çok şaşırtıcı değil mi? Ama gerçek. İçine mümkünse çiğ olan kakao tozu (Ben bulamadım, ama şekersiz kakao var en azından, onları kullanıyorum.), hurma veya agave şurubu, badem veya hindistancevizi unu koyarak muhallebi kıvamında tatlılar elde edebiliyorsunuz. Muz da benzer amaçla kullanılabilir. (Daha önce verdiğimiz bir çiğ browni tarifimiz de vardı.) Avokadolu pudinglerde biraz farklı bir tat oluyor tabii, denemek ve sevip sevmediğinizi görmeniz lazım. Ama muzlular harika, zaten alışık olduğumuz lezzet. Ben muzluları tercih ederim her zaman.

Bunlar dışında aklıma gelen özel bir besin yok. Tüm meyveler, sebzeler, yemişler, filizlenmiş baklagiller sizin hayal gücünüzle buluşmayı bekliyor.

Çiğ beslenmek için size gerekli bir alet daha var: Blender veya iyi bir mutfak robotu. Çünkü meyveleri, suyla/badem sütüyle ve sebzelerle karıştırıp smoothie’ler hazırlayabiliyorsunuz. Ayrıca benim çok da sevmediğim, ama bütün çiğ besincilerin favorisi olan katı meyve sıkacağı da bir diğer gerekli şey. Yiyemedikleri sebzelerin sularını sıkıp içiyorlar. Ben bu dönem sadece blender ile idare ettim.

Devamı gelecek…

 

9 yorum Başarı hikayeleri, Çiğ beslenme, Diyet

Umduğumdan daha fazla insan bununla ilgilenince, deneyimimi ayrıntılarıyla paylaşmak istedim. Konuyla ilgili edindiğim bilgileri, elimden geldiğince düzgün şekilde aktarmaya çalışayım bakalım. Anlatmak istediğim çok şey var, o yüzden bölümlere ayırmak istedim.

Yaklaşık 3 hafta boyunca uyguladım çiğ beslenmeyi, bayağı bir hakkını vererek. %100′e ulaştığım günler de oldu, %90′a indiğim günler de. Ama gerçekten elimden geldiğince çiğ bir düzen kurmaya çalıştım. Geçen sene iki arkadaşım uygulamışlardı, onlardan gelen bazı bilgiler vardı; ama o dönem yeteri ilgiyi verememiştim. Bir sürü şey okudum-seyrettim.

Çiğ beslenme dendiğinde ilk tepki ve sorulan soru şu: “Nee hiç mi et yok? E peki proteini nasıl alacağız yahu?” Nitekim bende de her zaman için bir protein alamama fobisi olmuştur. Sanki proteini azaltırsak her tarafımız eskir, püskür, sarkar, yumuşar gibi bir düşünce yerleşmiş kafamda. Çiğ besinciler diyorlar ki, çiğ sebze ve meyvelerden aldığınız protein, hiç bozulmadan vücudunuza alındığı için, size yeterli oluyor. Bunun üzerine filizlendirilmiş baklagiller ve fındık-badem-ceviz gibi yemişleri de ekleyince, gayet yeterli seviyede protein almış oluyorsunuz. Hatta bir örnek veriyorlar: Pişirilmiş protein içindeki proteinin aldığı hal (mesela ızgara biftekteki), bir saç telinizi çakmakla yaktığınızdaki hale dönüyor. Tamamen bozuk! Bazı belgeseller izledim, vücut çalışan kocaman adamlara gidiyorlar spor salonlarında, “Eti kesip sırf çiğ besin yemeye ne dersiniz?” diyorlar. Genel cevap: “Yok, kalsın şekerim!” şeklinde. Ama 10 senedir neredeyse %100 çiğ beslenen bazı tipler var ki, gayet de kaslı kaslı vücut yapmışlar. Hatta dünya vücut şampiyonlarından biri çiğ besinciymiş falan. Yani protein eksikliği korkusu (ki protein mythe deniyor) pek de doğru değil gibi duruyor.

Gelelim süt ürünlerine… Sırf çiğ beslenmenin konusu değil, son senelerde okuduğum tonla yayında süt ürünleriyle ilgili iyi şeyler yok. Birinci sav, inek sütünün, bir ineğin kendi bebeği için ürettiği birşey olduğu. Aynı bizim kendi bebeğimizi emzirdiğimiz gibi. Nasıl ki bizim sütümüzü alıp, başkalarının içmesi tuhafsa, bizim de ineklerin sütlerini içmemizde bir tuhaflık oluyor. Ayrıca doğanın öyle inanılmaz bir dengesi var ki diyorlar, bizim süt içmemiz gerekseydi, bir şekilde annemiz bizi çok daha uzun süre emzirirdi veya süt almamız için farklı yöntemler olurdu. Şu son seneler popüler olan besin intolerans testlerinden de görüldüğü üzere, Türk insanının yaklaşık %75′inin inek sütü ve yan mamüllerine bir intoleransı mevcut. Örneğin Danimarka-İsveç-Finlandiya gibi kuzey ülkelerinde bu intolerans çok düşük, dolayısıyla onlar çok fazla miktarda süt içebiliyorlar. Çin başta olmak üzere Uzak Doğu  ülkelerinde ise, süt ve ürünlerine olan tolerans çok çok düşük seviyelerde. Nitekim, hiç süt içen bir Çinli veya Japon görmememizin sebebi de bu. İntoleransımızın bu derece yüksek olduğu bir besin tipine karşı bu derece ısrarcı olmamız da ayrı bir tartışma konusu. Sonra gelelim fabrikalarda yapılan işlemlere. UHT (Ultra High Temperature) denen bir teknoloji ile sütleri bildiğim kadarıyla 110 dereceye kadar kaynatıp, içinde ne var ne yoksa arındırıp, sonra da kutulara koyup önümüze getiriyorlar. Süt sütlükten çıkıyor. Eskiden bu işlem 70 derecelerde yapılırmış, ama şimdi daha güvenli olsun diye 110 dereceye çıkmış. Bu da ayrı bir mesele. Benim içtiğim şey, inekten sağılan süt değil ki zaten. İnekten sağılan sütü içmek de neredeyse imkansız. Ya kendi ineğinizi sağacaksınız, ya çok güvendiğiniz bir çiftlikten taze süt getirteceksiniz. Yoğurdunuzu da, peynirinizi de onunla yapacaksınız. Şehir hayatı içinde yapılması çok zor şeyler bunlar. Bunlar dışında, sütün-peynirin içindeki yağlar doymuş yağlar; yani gidip damarlarımıza yapışan cinsten. Diyetlerde light/yağı azaltılmış peynir-süt-yoğurt yiyin demiyorlar mı? Niye? Daha az kalori alalım diye. Yağı, yani kalorisi azalsın diye, zaten sütlükten çıkmış olan süt, bir posta işlemden daha geçiyor. Sonunda, benim de uzun süre kendimi içmeye zorladığım garip lezzette bir sıvı ortaya çıkıyor (%0 yağlı süt denen şey). Benzer şekilde light yoğurtlar, peynirler… Niye? Çünkü illa yemek zorundayız ya süt ve süt ürünlerini. İçinde kalsiyum var. Ama başka şeylerde de bol kalsiyum var, neden onlar üzerinde daha fazla durmayalım? Yeşil yapraklı sebzeler, brokoli, dereotu, somon, bamya, bezelye, badem, susam, vs. Ha bir de unutmadan, Kıvanç Tatlıtuğ son dönemde takdir edilesi bir vücuda kavuştu biliyorsunuz. Onunla ilgili haberde de bu konu vardı. Kaslarının daha belirgin olması için, mümkün olduğunca yağlarından arındırıcı bir diyet uygulamış. Bunun için Tony ve Karen Hill isimli, biri spor hocası biri beslenme danışmanı olan bir çiftten yardım almış. İlk yaptıkları şey süt ve süt ürünlerini yasaklamak olmuş.

Peki ben süt ve süt ürünlerinden vazgeçmeyi göze alabilir miyim? Maalesef hayır. Sütten kolay vezgeçerim de, yoğurt ve özellikle cacık bazen çok aradığım birşey. Ayrıca bir cacık, sofrada fazladan bir çeşit olup sofrayı zenginleştiren,  ayrıca insanı pek de güzel şişirp, doyuran bir besin. Evde yoğurt yapmak için yeni makineler de çıktı, mutlaka denemek istiyorum. Özellikle süzme yoğurt yapma aparatı hoşuma gitti. Hoş ne olacak ki diyorum bazen de, normal yoğurdu tülbente koysak, süzme olmaz mı? Belki de olmuyordur, denemek lazım! Peynir ise başlı başına çok keyif aldığım bir besin türü. Peyniri sade, ekmeksiz, katıksız yemeyi severim. Yemeğin yanında veya üstüne bir dilim güzel bir peynir bana çok keyif verir. Aralarda da acıktığımda, ilk aklıma gelen şey peynirdir. “Çikolatadan vazgeçerim, peynirden zor!” derim sık sık. Gerçekten de öyle. Ama azaltılabilir elbet veya daha düzgün seçimler yapılabilir.

Çiğ besinciler, süt yerine badem sütü diye birşey içiyorlar. Badem sütündeki kalsiyum oranı süte kıyasla yaklaşık 3 katmış. Ben bu süre zarfında badem sütümü evde kendim yaptım. Size gereken çiğ badem. Badem sütü nasıl yapılır? Bir su bardağı bademi bir gece önceden suya koyun. Ertesi sabah suyun içinden bademleri alın, kabuklarıyla birlikte bir blender/mutfak robotuna koyun. İçine istediğiniz yoğunluğa bağlı olarak 2 veya 3 bardak su ekleyin ve karıştırın. Karışım bembeyaz, ayran renginde bir karışım oluyor. Ardından bir cam sürahinin ağzına tülbent koyup, bademli su karışımını dökün. Yani oluşturduğunuz karışımı süzün. İyice suyunu sıkın. Badem sütünüz hazır. 1 su bardağı bademden yaklaşık 3 bardak badem sütü çıkıyor. Ben tülbentte kalan kıyılmış bademleri mutfak havlusu üzerinde kurutup bir kavanoza koydum. Onu da badem unu olarak muhtelif yerlerde kullandım. Sağlıklı yaşam ve arınma koçu olan Gül Kaynak, Gülben Ergen’in programında çok güzel tarifler veriyor. Gündüz programı olduğu için izleyemiyorum, ama Internet’ten videolarına ulaşabiliyorum. Siz de boş vakitlerinizde izleyebilirsiniz. Mesela hurmalı avokadolu pudinglerden, o da yapıyor. Ayrıca kendisinin çok etkileyici, adeta hipnotize edici bir konuşma tarzı olduğunu düşünüyorum:) Sakin sakin, kısa ve öz. Buğday çimini öyle güzel anlattı ki, şu anda evde buğday çimim var! Suyunu sıkacak aleti almadıysam da (Biliyorum ki ilk heves 4 gün sıkacağım, sonra vazgeçip bir kenara koyacağım.), yaptığım smoothie’lerin içine atıyorum kesip kesip:) Badem sütü yapmayla ilgili bir videoyu, buradan izleyebilirsiniz.

Devamı gelecek…

7 yorum Başarı hikayeleri, Çiğ beslenme, Diyet