web stats script

HAFiF TARiF

Kalori değerleri ile birlikte verilmiş hafif ve yaratıcı yemek tarifleri     

Nisan, 2010 içinde kaydedilmiş postları görüyorsunuz.

Nisan, 2010 içinde neler yazmışız?

Gitmenizi tavsiye edebileceğim bir diğer yer de Savon Otel. Zaten otel olarak da çok güzel; ama ayrıca bahçesinde çay içmek için de çok keyifli bir yer. Değişik bir havası var. Fonda Pink Martini falan çalıyor, o da tavsiye edilir.

Savon Otel’in hemen bitişiğinde Verdaa‘nın büyük bir satış yeri var. Defne sabunları, defneli şampuanlar, okaliptüslü şampuanlar, zeytinyağlar, defne yaprakları. Daha ziyade hediyelik şeklinde hazırlamışlar. İşte bahsettiğim konuşma burada yaşandı. Bana doğal defne şampuanı gibi pazarlanmaya çalışılan bir şişe şampuan vardı. Arkasını çevirdim, 5 satır boyunca yazan kimyasal maddelerin listesini gösterdim; herhalde normal şampuana defne katmışsınız dedim. Pek anlamadı ne demek istediğimi. O ısrarla, defnenin faydalarından ve şampuanın saça ne kadar iyi geldiğinden bahsediyor. Tabii geliyordur, mutlaka geliyordur; ama doğal defne şampuanı diye pazarlanması yanlış. Güzel güzel sabunlar alabilirsiniz eşe dosta. Ben şahsen, çarşının içinden aldım iki parça sabun. Pek gösterişli değildi, ama satıcı beni ikna etti içindeki defne oranının çok olduğuna. Zaten hem rengi, hem kokusu diğer sabunlardan çok daha yoğundu. Benim sabunlarım süssüz oldu anlayacağınız:) (Ben iki parçaya 9 TL verdim. Daha ucuzları da var dediğim gibi.)

Antakya’nın ara sokakları da çok keyifli, çok değişik. Mutlaka bulduğunuz dapdar, labirent gibi sokaklara dalın; biraz dolaşın. Nasılsa ana caddeye çıkarsınız. Her yer birbirine çok yakın nasılsa.

Aşağıdaki resimdeki merdivenlere dikkat edin. Kenarları yok, birkaç tane de demir çubuk var ve kız bir iniyor bir çıkıyordu. Doğduklarından itibaren ine çıka alışmışlar herhalde. Biz olsak çocuk düşecek diye o damı kaparız ve kesin bizim çocuklar da o damdan yere düşer zaten. Ama onlar düşmüyor işte.

Şimdi gelelim Uzun Çarşı‘ya. Meşhur Uzun Çarşı. Her tip dükkanı bulabileceğiniz, üzeri kapalı bir çarşı. Künefeciler, ayakkabıcılar, baharatçılar, salçacılar, kasaplar, bıçakçılar, daha neler neler… Zaten bayağı bir vaktinizi orada geçirirsiniz. Mesela kaçak çay alınabilir, defne sabunu alınabilir, Bıçakçı Naim‘e uğrayabilirsiniz. Naim bey bıçakları kendisi yapıyor. Bıçak dışında, kurabiye kalıpları var tahtadan oyulmuş. Ben bir tane aldım. Bıçakların da tanesi 1-1.25 TL civarı. Üçlü set alınca da 4-5 TL oluyor.

Dolma pişirirken ağırlık olarak koymak üzere tasarlanmış ağır kapaklar….

Antakya ile ilgili diğer gezi notları:

- Antakya Gezi Notları – 1
- Antakya Gezi Notları – 2
- Antakya’da neler yenilebilir? – 1
- Antakya Gezi Notları – 3
- Antakya’da neler yenilebilir? – 2
- Hatay’da Harbiye şelaleleri
- Künefe Dosyası
- Antakya’da HATAŞ ürünleri

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Reader
  • StumbleUpon
  • Share/Bookmark

Ben yine hatırlatayım da. Hani vermek isteyen olur, sonra kaçırdım tarihi der, çok üzülür falan: ) Sizin üzülmenize dayanamam…

Eğer Hafif Tarif’in iyi bir blog olduğunu düşünüyorsanız, yaklaşık 4-5 dakikanızı alacak bir oy verme işlemiyle blog sahibini mutlu edebilirsiniz… Ben sizin için kaç 4-5 dakika harcıyorum, bir kere de siz harcayabilirsiniz değil mi?

Bu sayfaya giriyorsunuz, Kayıt oluyorsunuz; ardından Yemek kategorisinde Hafif Tarif’i bulup, Oy Ver diyorsunuz.

Budur. (Hatta Kırmızı Baykuş‘u da beğeniyorsanız, Kişisel bloglar kategorisinde ona da oy verebilirsiniz. Bir taşla iki (bay)kuş olabilir.)

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Reader
  • StumbleUpon
  • Share/Bookmark
28.Nisan.2010

Hatay’ın tarihiyle ilgili çok birşey yazmayacağım; o bilgileri her yerde bulabilirsiniz. Ben gezmek için gidenlere yönelik biraz pratik bilgi derlemeyi istedim. Gitmeden önce araştırdım, aradığım gibi ayrıntılı birşey bulamadım. Eh yine iş başa düştü. Daha önce New York için ayrıntılı gezi notları hazırlamıştım. Onlar Kırmızı Baykuş‘ta bulunuyor. Bu sefer, sizin de ilginizi çekebilir diye, tüm gezi notlarını burada yayınlamaya karar verdim. Öncelikle şunu hemen söyleyeyim, ben bir turist gözüyle anlatıyorum. Tabii ki, Antakya yerlilerinin söyleyeceği, düzelteceği tonla şey vardır. Onlardan da katkılarını bekliyorum.

Antakya, Hatay ilinin merkez ilçesi ve Türkiye’nin en güneyindeki il. Antakya’nın ortasından Asi Nehri geçiyor. Yaşayan halk çok çeşitli; farklı dinden farklı ırktan insanlar, son derece yakın bir şekilde içiçe yaşıyorlar. Birbirlerine karşı saygılılar, dolayısıyla birbirlerine karışmıyorlar. Antakya’nın bu açıdan rahat bir şehir olduğunu söyleyebiliriz. Daha uçaktayken bölgenin çok yeşil olduğunu gördüm; ayrıca gördüğüm heryer dümdüzdü. Tam yürümelik veya bisiklete binmelik. Antakya’da, hemen hemen heryer yürüme mesafesinde, ama söylenen şey yürümesini pek sevmedikleri ve herkesin arabasının olduğu. Gereğinden fazla varmış. Gerçekten de havaalanından gelirken sıra sıra tüm markaların servislerini görüyorsunuz. Havaalanından şehir merkezine gelmek için Havaş’ı kullanabilirsiniz. İnen uçakların saatlerine göre ayarlamışlar. Ücreti 9 TL. Yaklaşık 30-35 dakika sürüyor. Dönüşte de, uçak saatinden 2 saat önce arıyorsunuz; sizi indiğiniz yerden alıyorlar.

Size ilk önerim, Atatürk Caddesi üzerindeki, Muammer Ürgen Alanı’nda (Kocaman bir göbek, bir tarafı park, bir tarafında Harika Künefe var.) Turizm Danışma Ofisi‘ne uğramanız. Zaten her yerde oklar da var. Oradaki tatlı bir kız, size harita üzerinde herşeyi anlatıyor; broşürler veriyor.

İlk görülmesi gereken yer çok önemli bir müze: Hatay Arkeoloji Müzesi. Köprü denilen bir meydan var, zaten şehrin turistler için merkezi orası. Tam o göbekte yer alıyor müze. Dünyanın en büyük 2. mozaik müzesi ( en büyüğü Tunus’ta). Giriş 8 TL. Ama Müze Kart‘ınız varsa bedava tabii. Müze Kart’ın ücreti 20 TL ve bu kartla, bir sene boyunca Kültür Bakanlığı’na bağlı tüm müzelere bedava girebiliyorsunuz. Bizim vardı. Bence mutlaka alın. Hatta verdiğiniz paranın hakını vermeyi amaç edinerek, bahaneyle müze gezersiniz. Zaten 2-3 müzede parasını çıkarıyor. Müze çok etkileyici gerçekten. Mozaikler zaten öyle de, ben daha ziyade bulunan kap-kacaklar, vazolar, taraklar, kadınların taktığı küpeler, kolyelerden etkilendim. M.S. 2. ve 3. asırda, yani bundan yaklaşık 1700 sene önce yapılan şeyler insanın ağzını açık bırakıyor. Bugün Paşabahçe Butik’te bakıp, ağzımın sularının aktığı parçaların orijinalleri orada. Paşabahçe’nin gerçek ürünlerden etkilendiğini bizzat görmüş oldum. O ne işçilik, o ne estetik, o ne zevk. İnsanoğlunun sanatta kesinlikle geriye gittiğine inandık. Eskiden bir heykeltraş, belki de birden fazlası, mesela bir lahit yapmak için 15 sene çalışırmış. Oysa günümüzde bu mümkün değil. O heykeltraşın para kazanması lazım, kimse ona 15 sene boyunca o lahitle uğraştığı için para vermez. Ayrıca, çevrede kısa sürede çok para kazanan insanların sayısının ve toplumda gördükleri itibarın artması, sanatçıların da şevkini kırıyor olmalı. Aslında ne acı! Sanat bile fast food olma yolunda bir bakıma. Neyse, ben pek bilgim olmayan konularda çok yorum yapmayayım, sonra kızarlar:)

Fakat bir çift laf daha etmek isterim: Biz müzede olduğumuz sürede, beş ayrı çocuk 1500 yıllık bir höyüğün kapısı için yapılan taştan bir aslanın üzerinde oyun oynadı. Ağzına ellerini sokup, dişlerini zorluyorlardı. Ayrıca bu duvarlardaki mozaiklerin hiçbirinin üzerinde bir koruma yoktu. Bir de lahit var, bahsettiğim oya gibi işlenen lahit. Onun da çevresinde çocuklar koşturuyor ve dönerlerken atların bacaklarından falan destek alıyorlardı. Anne babalar da ağızlarını açıp, çocuklarını uyarmıyorlardı. O bacağın kopması an meselesi, zaten bir parça yapıştırılmış gibi. Ben yurtdışında da müze gezdim. Her biri incecik camla korunuyor böyle eserlerin. Bence ivediyetle, hem her bir mozaiğin üzeri, hem de ortada duran her bir eserin çevresi mat bir camla kaplanmalı. Bu kadar önemli eserlerin, bu kadar elimizin altında olması hiç doğru değil.

Gidilmesi gereken bir başka yer, St. Pierre (St. Peter’s) Kilisesi. Antakya’nın merkezinde, kayaların içine oyulmuş bir mağara aslında. Yürüyerek de gidebilirsiniz, hafif bir yokuşu var. Hıristiyanlar için çok önemliymiş, çünkü dünyanın ilk kiliselerinden biri sayılıyormuş. Bazen ayin, nikah, vaftiz gibi törenler de yapılıyormuş. St. Pierre kilisesi 1983 yılında Hıristiyanlar için hac yeri olarak ilan edilmiş. Bu da Antakya turizmine fayda sağlamış tabii. Her yıl 29 Haziran’da din adamları ve kalabalık bir cemaatin katıldığı bir ayin düzenleniyormuş. Gelen çok oluyormuş. Benim gitmeden önce, ismi ve önemi dışında bir bilgim yoktu ve yarım gün ayırmıştım bu kiliseye. Oysa ziyaret sadece 10 dakika sürdü:) Giriş 8 TL. (Müze Kart sağolsun dedik yine.) Biraz tepede olduğu için, bahçesinden bütün Antakya’ya bir bakış atabiliyorsunuz.

Yine özel bir yer Habib-ı Neccar Camii. Bu camiinin hikayesi de çok ilginç. Camiye ismini veren Habib-ı Neccar, Hz. İsa’nın havarilerine ilk inanan ve bu uğurda can veren bir Ankatyalı.  Müslümanlarca da bir evliya olarak kabul görüyormuş. M.S. 40 yıllarında yaşamış. Bu yapı, Anadolu’daki ilk cami olarak biliniyor. İlk başta Roma tapınağıymış. O zamanlar putlara tapılıyormuş bildiğim kadarıyla. Sonra kilise olmuş, sonra cami olmuş. Arada yine kilise olup, yine cami olmuş diye anlattılar. İçeride Hz. İsa’nın havarilerinden Yunus ve Yahya’nın ve Habib-ı Neccar’ın türbesi var. Yani anlayacağınız, adeta dinler arası hoşgörünün ve dayanışmanın bir simgesi. Biz gittiğimizde Cuma namazı için hazırlanıyorlardı, içeriyi gezmedim.

Bunlar dışında, Antakya’da dinlerin kaynaşmasını gösteren bir mekan daha var. Habib-ı Neccar’ın yakınlarında bir bölgede, bir Ortodoks Kilisesi, bir Katolik Kilisesi, bir Protestan Kilisesi ve bir Ortodoks Kilisesi yer alıyor. Bunları da görebilirsiniz. Yukarıdaki resimde Ortodoks Kilisesi’nin fotoğrafladım.

Antakya ile ilgili diğer gezi notları:

- Antakya Gezi Notları – 1
- Antakya Gezi Notları – 2
- Antakya’da neler yenilebilir? – 1
- Antakya Gezi Notları – 3
- Antakya’da neler yenilebilir? – 2
- Hatay’da Harbiye şelaleleri
- Künefe Dosyası
- Antakya’da HATAŞ ürünleri

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Reader
  • StumbleUpon
  • Share/Bookmark

Her ne kadar fast food’dan kaçsak da, birgün kendimizi orada bulabiliriz. O yüzden yiyecekleri tanımakta ve ne kadar kalori içerdiklerini bilmekte fayda var. Tabii ürünlerin kalori değerlerinin yüksekliği, zararlarının sadece bir boyutu. İşte onlardan birkaçı:

- 1 adet McDonald’s hamburgerdeki kalori değeri: 250 kkal
- 1 adet McDonald’s tavuklu burgerdeki kalori değeri: 270 kkal
- 1 adet McDonald’s Big Mac’deki kalori değeri: 480 kkal
- 1 adet McDonald’s McChicken’daki kalori değeri: 440 kkal
- 6 adet Chicken McNuggets’daki kalori değeri: 310 kkal
- Orta boy patates kızartmasındaki kalori değri: 280 kkal
- Büyük boy patates kızartmasındaki kalori değeri: 390 kkal
- 1 külah dondurmadaki kalori değeri: 142 kkal
- 1 adet Bonibon’lu McFlurry’nin kalori değeri: 322 kkal
- 1 adet ızgara tavuklu salatanın kalori değeri: 206 kkal
- 1 adet ızgara tavuklu sandviçin kalori değeri: 401 kkal
- 1 adet Akdeniz salatanın kalori değeri: 129 kkal
- 1 adet elmalı tatlıdaki kalori değeri: 290 kkal
- 10′lu çıtır soğanın kalori değeri: 257 kkal
- 250 ml kolanın kalori değeri: 113 kkal

Super Size Me adlı film, fast food’un insan bedeni üzerindeki kötü etkilerini özetleyen bir belgesel. Filmdeki (resimdeki) adam, hatırladığım kadarıyla bir ay boyunca, sadece McDonald’s ürünleriyle besleniyor ve periyodik olarak sağlık kontrolünden geçiyor. Aldığı kilo, diğer sağlık sorunlarının yanında hiçbir şey. Kolestrolü artıyor, bir sürü kan değeri kötüleşiyor, kendini deli gibi yorgun hissediyor, vs. İzlemediyseniz, bulup izleyin.

Yine, gıdalara eklenen bir katkı maddesi olan Monosodyum Glutamat (MSG)‘la ilgili bir yazıyı burada bulabilirsiniz.

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Reader
  • StumbleUpon
  • Share/Bookmark
26.Nisan.2010

Çoktandır yazmıyorum, sanmayın ki tembelleştim. 23 Nisan’da ufak bir gezi yapalım dedik. Gezi boyunca sizler için çalıştım, ne var ne yok, herşeyi taradım. Şimdi onları toparlıyorum. Pek yakında zengin bir dosya geliyor:) Sadece şöyle bir kopya vereyim:

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Reader
  • StumbleUpon
  • Share/Bookmark

Ben&Jerry’s, Ben ve Jerry isimli iki ağzının tadına düşkün Amerikalı’nın 1978′de kurdukları bir dondurma şirketi. Dünyada 32 senedir kutladıkları Free Cone Day (Bedava Dondurma Günü) 3 senedir Türkiye’de de kutlanıyormuş. Bu sene de 27 Nisan günü. Saat 13.00 – 20.00 arası, bir Ben&Jerry’s dükkanına uğrayabilirsiniz.

Dükkanlar nerelerde derseniz: Bağdat Caddesi, City’s Nişantaşı, Cinebonus Kanyon, Cinebonus Meydan, Cinebonus Palladium ve Cinebonus Capacity’de.

Yedim mi, en ağırından çikolatalı dondurma yemeği seven GIA’nın favorisi: New York Super Fudge Chunk. Çikolatalı dondurma içinde, bitter ve beyaz çikolata parçaları, ceviz ve çikolata kaplı badem var. Artık gerisini siz düşünün…

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Reader
  • StumbleUpon
  • Share/Bookmark

Internet üzerinde okuduğum bir şikayet mektubu ve ona verilen cevabı özetlemek istiyorum. Artık neye elimizi atsak, kötü birşey çıkıyor; onu biliyorum. Doğal ürünler satan bir mağazadan aldığım şampuanın pek de köpürmediğinden, bu yüzden de çok harcamam gerektiğinden şikayetçiydim içten içe. Meğer fazla köpük de pek iyi değilmiş. Ben aşağıda, okuduklarımı şöyle bir özetledim. Kulağınıza küpe olsun diye. Tabii ki firmalar kanserojen olduğunu kabul etmeyeceklerdir, belki gerçekten de değildir; ama sigara üreticilerinin de vicdanen çok rahat olduğu kapitalist düzende, firmalardan ziyade, kendi araştırmalarınıza güvenmeniz gerektiği ortada. Karar sizin…

Sodium lauryly sulfate (SLS – Sodium laurel sulfate) ve onun kimyasal olarak bir çeşidi sodium laureth sulfate, şampuanlar, diş macunları, ağız yıkama suları veya temizleyicileri ve bilimum saçla ilgili malzemelere eklenen bir bileşen. Bu ucuz bileşen çok miktarda köpük yaratıyor. SLS, bu söylediğimiz ürünlerin dışında, yer temizleyicilerinde de kullanılıyor. Çok kuvvetli bir bileşen olan SLS’in uzun vadede kansere neden olduğu üzerine çalışmalar var.

Bilinçli bir kullanıcı, kendi kullandığı şampuanda da bu bileşikten olduğunu farkedip, ilgili firmayı arıyor. Firmadaki yetkili, bunun farkında olduklarını ancak köpük yaratan bir bileşene ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Bu kullanıcı, Türkiye’de de çok kullanılan bir diş macununun içinde de, köpük yaratması amacıyla bu maddeden kullanıldığını iddia etmiş.

Firmanın kullanıcıya verdiği cevapta da şunlardan bahsediliyor:

SLS, tahriş edici bir madde. Şampuanlarda %15 oranına kadar tolere edilebiliniyor, çünkü kafa derimizle sadece birkaç dakika temas halinde kalıyor, ardından hemen duruluyoruz. Şampuan gözünüze kaçtığında, gözünüzü yakan bileşen de bu. Bunlar sadece bizim gibi sıradan kullanıcıların hissedebileceği zararlar. ABD’deki Food and Drug Administration, 1998′de, fluoridli diş macunlarının üzerine, fazla miktarda diş macunu yutmanın sağlığa zararlı olduğu etiketinin eklenmesini istedi. Ama içeriğindeki bileşenlerin kanserojen olması sebebiyle değil, ishal yapması sebebiyle!

Ayrıca yine diyorlar ki, tarçın yağı da iyi seyreltilmediğinde çok kuvvetlidir ve ağzınızı yakar. Tarçın yağına da mı zararlı diyeceksiniz? Evet yerleri silmek için de kullanılıyor, ama diş macunu veya şampuandaki orandan çok daha yüksek oranlarda.

Resmin kaynağı: doublezstudios’ shop

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Reader
  • StumbleUpon
  • Share/Bookmark

Böyle bir laf varmış, büyüklerimiz tembihlermiş; ama ben ilk defa duydum: “Su oturularak içilir, ayakta içilmez.”

Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın, Taş Devri Diyeti adlı kitabını okuyorum da, orada okudum. Çok şaşırdım. Kitap, genel manasıyla çok ilgimi çekti ve söylediklerinin büyük bir kısmını çok mantıklı buldum. Beslenmeyle ilgili olanların, okumasını tavsiye ederim.  Bakın doktor aynen nediyor:

“Ayakta duran insan eğer sıvı gıda içerse, sıvı doğrudan doğruya onikiparmak bağırsağına geçer. Eğer insan sıvı gıdayı oturarak içerse, bunlar önce midede birikir; asitle karışarak mikropları ölür ve sonra onikiparmak bağırsağına geçer. Bu durumda oturarak su içme usulüne uymakla, insan kolera dahil birçok bulaşıcı hastalıktan korunmuş olur.”

Postu yayınladıktan sonra, konuyla ilgili tam ters yönde bir yorum daha geldi. Onu da yayınlamak lazım diye düşündüm. Yine, her mecrada yapıldığı gibi, iyice kafa karıştıran bir bilgi aktarımı oldu, maalesef. Artık kimin kafasına hangisi yatarsa, ona inanacak. Yorumu yapan, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni en iyi dereceyle bitirmiş, şu an Amerika’da yaşayan bir doktor.

1) Su içme şekli hakkında söylenen bu şeyler kesinlikle doğru değil. Çünkü aç karnına olduğu müddetçe ne şekilde olursa olsun, duodenuma (onikiparmak bağırsağı) hızlı bir şekilde karışmak üzere ayrı bir yol izler. Yani midede transit hızlıdır, ancak yine de mide asiti ile karışarak en uygun şekilde dezenfekte olmaya çalışılır.

2) Yazarın beslenme hakkında yazdıkları bütün bilim çevreleri tarafindan çürütülmüştür. Özellikle yağlarla ilgili yazdığı şeyler tamamiyle hurafeden ibaret. Beslenme konusunda şu anda en iyi bilgiyi American Heart Association vermektedir. Oraya bakmanı tavsiye ederim.

Ben şahsen yazarın yağlarla ilgili söylediklerine inanıyorum. En iyi yağların sızma zeytinyağı ve has tereyağı olduğunu düşünüyor. Kuyruk yağı, iç yağını da öneriyor; ama o kısmı geçiyorum. Diğer tüm sıvı yağların ve margarinlerin gereksiz olduğunu söylüyor. Omega 3′ün son derece faydalı olduğunu ve düzenli alınması gerektiğini söylüyor. Beyaz un, beyaz şeker ve aspartamdan, zehirler olarak bahsediyor. Ayrıca kutu sütlerine ve şu an piyasadaki yoğurtlara savaş açmış durumda. Emin olduğunuz bir yerden taze süt bulun ve yoğurdunuzu öyle yapın diyor. Yumurta çok iyidir diyor.

Genel hatlarıyla önerdikleri bunlar. Benim aklıma son derece yatkın. Zaten iç yağı, kuyruk yağı hayatımda olmadığından, pek sorun etmiyorum. Ama şu söylenenlerde, bütün bilim dünyasının şiddetle çürütülebileceği ne var ki??? Zaten sütlerle ilgili bir soru işaretimiz yok muydu yıllardır? Aspartam denen kimyasal bir maddeyi mi savunacağız? Beyaz un, beyaz şekeri mi tavsiye edeceğiz? Yoğurdunuzu evinizde yapmayın, hazır alın mı diyeceğiz? Zeytinyağı veya tereyağını mı kötüleyeceğiz?

Suyla ilgili açıklaması, bilimsel olarak kuvvetle savunulamayabilinir. Zaten neyse ki, suyu oturarak veya ayakta içmek çok ölümcül birşey değil. Buyurun size tezler… Karar sizin.

Not: Bazen diyorum, ne diye burnunu böyle şeylere sokuyorsun GIA. Otur evinde sıcak sıcak, geç bir Türk dizisinin karşısına, ooooohhh:) Rahat, rahat otur… Sana ne böyle, beslenme trendlerinden, su içme biçimlerinden falan:)

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Reader
  • StumbleUpon
  • Share/Bookmark

Bu sene de blog ödülleri yarışmasına katıldım. Çok bir umudum yok açıkçası. Katılan blog sayısı o kadar fazla ki. Yine de, yarışmada olmak bana bir heyecan veriyor. Eğer 2 dakikanızı alacak bir kayıt işlemine üşenmezseniz ve Hafif Tarif’in iyi bir blog olduğunu düşünüyorsanız, oylarınız beni çok sevindirir. Aksi halde, hepimizin canı sağolsun:)

Bu arada yarışma, yepyeni bloglar tanımak açısından da iyi olmuş. Hiç duymadığım, çok güzel bloglar görüyorum. Herkese başarılar…

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Reader
  • StumbleUpon
  • Share/Bookmark
8.Nisan.2010

Bu haftanın başından beri, kırıklığım var, boğazım şiş, nezleyim… Ben nezle olduğumda, gözlerim burnumdan daha çok akar. Yine öyle oldu diyerek, üzerinde durmadığım gözümün yaşarması gitgide fenalaştı. Dün sağ gözüm şişti, kızardı, devamlı akmaktan ve batmaktan bitap oldu. Akşama doğru ışığa bakamadağımı da farkettikten sonra, eşim durumun ciddi olduğunu düşündü.

Annemin ve babamın da telefonda başımın etini yemelerinden sonra, gece gece acil göz muayenesine gitmekten başka çarem kalmadı. Yolda eşime hala söyleniyordum: “Ben erken yatardım, iyi uyurdum, sabaha birşeyim kalmazdı. Yarın da bilgisayara pek (!) bakmazdım…” Bu arada, arabada bile elimdeki aletle maillerime bakmamdan herhalde, pek kaale almadı beni. (Aslında bir yandan da, bu muayene işinin ertesi güne kalmadığı, gece bir şekilde sonuçlanacağı ve daha az vakit kaybedeceğimi düşünüp keyifliydim.) Hakikaten de, toplam 30 dakika içinde doktorla başbaşaydım.

Sonuç şu: Gözüme birşey girmiş, sonra çıkmış. Ancak çıkarken gözümün saydam tabakasını çizmiş. O da gözde iritasyon meydana getirmiş ve iltahap kaplamış. Bir merhem, bir damla yazıp gönderdi beni doktor. 2-3 güne iyileşme olmazsa, mutlaka gelin diyerek. Bir nöbetçi eczane bulup, ilaçları alıp eve gelmemiz; hepsi 1 saat içinde bitmişti. Merhem iyi geldi, antibiyotikli birşey. Bu sabah daha iyi kalktım; evdeyim, güya istirahatte olmam lazım. Saat başı kontrol ediliyorum, damla damlatıldı mı, bilgisayara bakılıyor mu diye. Bu yazı bitecek ve birkaç gün sahalardan uzaklaşacağım.

Ana fikir: Göz çok önemli bir organdır (diğer tüm organlar gibi). İhmale gelmez, sonucu bilseniz bile mutlaka en kısa sürede doktora gidin. Gözün şakası olmaz! Uzun süreler bilgisayar başında oturmak, her organ için olduğu gibi psikolojiniz açısından da son derece zararlıdır. Elinizden geldiği kadar uzak durun. (Mesela tavsiyem: Bu Pazar ÖSS’ye girenler, benim gibi, Bilgisayar Mühendisliği’ni işaretlemesinler:) Çevre Mühendisliği olabilir, İnşaat bile olabilir, Sosyoloji gayet güzel; ama Bilgisayar Mühendisliği için iki kere düşünülmeli.)

Sağlık, öncelikler listesinde 5. veya 6. sırada değil, 1. sırada olmalıdır. Hayatın her devresinde hem de. Yapacağınız işleri o gün yapmasanız da olur; önce kendinize bakmalısınız.

Hadi kaçıyorum, yoksa yakalanacağım…

Resmin kaynağı: Dollface LALA

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Reader
  • StumbleUpon
  • Share/Bookmark
5.Nisan.2010

Bu tarif için Müge (Hünerli Bayanlar)‘ye sonsuz teşekkürlerimi bildiririm. Aklımın ucuna gelmezdi evde ay çöreği yapmak. Zira Müge gibi benim de aramın çok iyi olduğu bir çeşit değil.  Normalde aklımın ucuna bile gelmez. Ama benim dışımda herkes çok seviyormuş meğer:) Yapması da zor değilmiş. Üstelik pişirirken ev öyle bir kokuyor ki; hiç sevmeyen bile dayanamaz.  Bence kahvaltıya gelen misafirleriniz için, çok iyi bir tercih.

Ben iki kere yaptım tarifi; ikincisinde ufacık değişiklikler yaptım bizim ağız tadımıza uydurmak için. Her tarife iki hak verilmeli bence zaten; ilki denemek, ikincisi ise kendi ağız tadınıza uydurmak için. Tarif zaten gayet iyi; ama dışındaki hamur biraz tatsız gelmişti; o yüzden biraz şeker ekledim. Aile bireylerinin isteğiyle, içine kuru üzüm ekledim. Bir de içlerini daha dolgun yapmak istediğimden, kek miktarını biraz arttırdım.

Hamuru için malzemeler (12 adet):

- 125 gram tereyağ veya margarin
- Yarım su bardağı süt
- 4 tepeleme yemek kaşığı pudra şekeri
- 3.5 su bardağı un (yaklaşık)
- 1 paket kuru maya
- 1 adet yumurta
- 1 tutam tuz

Üzerine sürmek için: 1 yumurta sarısı

İçi için malzemeler:

- 4 adet 180 gramlık veya 3 adet 260 gramlık hazır kakaolu kek veya 3 su bardağı kakaolu kek (robotta çekilmiş)
- 1 çay bardağı iri kıyılmış ceviz
- 1 yemek kaşığı pudra şekeri
- 1 yemek kaşığı kakao
- Yarım su bardağı süt
- 1 tepeleme tatlı kaşığı tarçın
- 1 avuç kuru üzüm

Önce içini hazırlayalım: Kekleri robotta veya elinizle iyice ufalayın. Diğer tüm malzemeleri de ekleyerek, kaşık yardımıyla karıştırın.

Ardından oda sıcaklığında iyice yumuşamış tereyağ ve şekeri, bir süre mikser ile karıştırın. Ardından diğer malzemeleri de katarak bir hamur meydana getirin. Hamurdan 12-13 adet beze yapın. Her bir bezeyi, merdane yardımıyla açın. Biraz ucunu sivriltip üçgen biçiminde açmak gerekiyor, aynı sigara böreği gibi.

Kekli harçtan en az 1.5-2 kaşık kadarını hamurun geniş kısmına yayın. Aynı sigara böreği sararmış gibi sarın. Ay şeklini vermek için biraz kıvırın. Yağlanmış veya yağlı kağıt serilmiş bir tepsiye dizin. Üzerlerine  yumurta sarısı sürüp, file fındık, ceviz veya susam ile süsleyin. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında, üzeri kızarıncaya kadar, yaklaşık 35-40 dakika pişirin.

Yukarıdaki malzemelerle hazırlanan ay çöreklerinden 12 tane elde edildiği düşünüldüğünde,

1 adet ay çöreğinin kalori değeri: 513 kkal

  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Reader
  • StumbleUpon
  • Share/Bookmark

Geçen seneden beri çok merak ettiğim Actifry ile tanışmama sebep olacak bu etkinliğe davet edildiğimde, çok sevindim. Actifry’ı mutlaka duymuşsunuzdur; çok az miktarda yağ ile patates kızartan bir alet olarak tanıtılmıştı. Ancak tek yapabildiği patates kızartmak değil elbette. Kabak, havuç, biber ve pirzola da kızartılabilinecekler listesinde. Nereden mi biliyorum, bizzat kendim tecrübe ettim ve hemen arkasından da afiyetle yedim:)

Ben patatesi fırında kızartmaya alışık biri olarak, Actifry’ın kızarttıklarını daha çıtır çıtır buldum; dolayısıyla kızarmış patatese daha yakınlar. Benim iyi bulduğum bir diğer özelliği ise; her seferinde taze yağ koymanız. Bas bas bağırıyorlar, kızartma yağını birden fazla sefer kullanmayın diye. Actifry’da hem fazla yağ ziyan olmuyor; hem de bir kez daha kullanmak zorunda kalmıyorsunuz. Actifry Family ise, Actifry’la aynı teknolojiye sahip; ancak bu sefer aynı miktarda yağ ile 1 kilo patates yerine 1.5 kilo patates kızartabiliyorsunuz. Bir de fazladan LCD ekranı var. Benim bir mutfak aletinden beklediğim bir diğer önemli özellik ise, bulaşığının çok olmaması. Actifry birşey kızartırken kapağı da kirleniyor doğal olarak. Ama kapağı çıkıp, bulaşık makinesine konabiliyormuş.

Evet gelelim tek dezavantajına: Maalesef büyük! Küçük mutfaklı, küçük tezgahlı evler için, tezgah üzerinde durmasının imkanı yok. Tabii tek şartla: Çok sık kullanmayacaksanız. Actifry ile birlikte bir de tarif kitabı eriliyor; içinde etinden sebzesine, hatta tatlısına kadar türlü tarif var. Tencereleri unutup, Actifry ile de hayat devam edebilir bakarsınız;)

Tefal’in sağlıklı mutfaklar için ürettiği bir diğer ürün ise Nutricook. Nutricook bir düdüklü tencere. İçinde bir buharda pişirme sepeti var. Üzerinde ise, sizi uyaran; hatta uyarmanın da ötesinde resmen hata yapmamanızı zorlayan bir saati var. Düdüklü tencere kullanmayı bilmeyenlerin de rahatlıkla anlayabileceği gibi şekiller de eklemişler. Ocağı harlı açın, kısın veya kapatın gibi (Yihuuuu, artık mercimek yemeğim tencereye yapışmayabilir!).

Tefal yaptığı bir sürü deney sonucu, besinlerin besin değerlerini kaybetmeden pişmesini sağlayacak ideal süreleri bulmuş. Tüm besinleri dört kategoride toplamış: Sebzeler, etler, nişastalı besinler ve balık. Koyduğunuz besine uygun programı seçiyorsunuz; sonrasında Nutricook’un talimatlarına uyuyorsunuz. En fazla 10 dakika içinde güzel bir yemeğiniz oluyor.

Tefal’den Zümrüt hanım, Emrah bey, Ömer bey ve Emine hanım öncülüğünde; ürünlerle ilgili ayrıntılı bilgileri aldıktan sonra, yemek yapmaya giriştik. İlk yaptığımız kremalı safran soslu bir dil balığıydı. Dil balığı filetosunu, içine birkaç yaprak ıspanak koyarak rulo yaptık ve Nutricook’da 6 dakika buharda pişirdik. Ardından safran eklediğimiz krema sosunu da üzerine gezdirdik. Balık gerçekten de, lezzetini ve suyunu yitirmeden buharda pişmişti. Benim en çok hoşuma giden bu oldu; ne de olsa konumuz: Hafif Tarifler:)

Ardından Actifry’ın içine kuzu pirzolalarını ve bir kaşık yağı koyduk. Benim çok bir umudum yoktu: 1. Pirzola sevmem. 2- Kuzu eti sevmem. 3- Pirzolanın iyi yapılma ihtimali azdır. Pirzolaları 10 dakika pişirdik. Gerçekten de hiç şans vermedim:) Ama cidden pişti. İçi sulu sulu kaldı, dışı kızardı, sert olmadı. Kuzu pirzola ile hiç arası olmayan ben, neredeyse bir tanesini bitirdim.

Pirzolalar pişerken, biz de risotto yapma peşindeydik. Açık söyleyeyim, bundan da pek umudum yoktu. Azar azar suyunun eklenmesi gereken, sizi ocak başında muma çeviren risotto, düdüklüde 10 dakikada pişecekti. Peh! Eh hadi deneyelim dedik. Valla güzel oldu sayın okuyucular:) Hatta kıvamı da tam tuttu…

Bu kadar yemek üzerine bir de tatlı lazımdı. Yine bize uygun olan bir tarif yaptık: Elma dilimlerinin üzerine biraz esmer şeker, biraz pekmez, biraz ceviz, biraz tarçın, biraz da dövülmüş karanfil ekleyip; Actifry’da 6 dakika kadar pişirdik. Üzerine vanilyalı dondurma ile kendimize ikram ettik. Bir nevi kendin pişir, kendin ye ortamı:) Böylelikle Actifry’da patates dışında, tatlı bile yapılabileceğinin ispatı da oldu. Favori meyve tatlım olan kabak tatlısının nasıl olacağını şimdiden merak ettim.

Günün sonunda bizlere hediye edilen Nutricook ile hemen ertesi gün mercimek çorbası ve zeytinyağlı pırasa  denedim. Normalde 1 saat kadar pişirdiğim pırasa, pişirmesi ve demlenmesi dahil 10-11 dakikada pişti. Bana tufah gelen ise, pırasanın beyazı, yeşili ve havucun turuncusu o kadar parlaktı ki. O renklere bakarak bile, besin değerlerinin içinde kaldığı hissine kapılıyorsunuz.

Ben bu güzel etkinliğe beni de davet ettiklerinden dolayı Tefal’e teşekkürlerimi bildiririm. Gün sonundaki favorim: Nutricook’ta 6 dakikada pişen dil balığı oldu. Kızartma dışında balık pişirme yöntemleri konusunda türlü çabalar içinde olan GIA için adeta bir devrim gerçekleşti:)

Related Posts with Thumbnails
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Reader
  • StumbleUpon
  • Share/Bookmark