hafif tarif

kalorileri ile birlikte verilmiş resimli yemek tarifleri

Nisan, 2010 içinde kaydedilmiş postları görüyorsunuz.

SON YORUMLAR

Nisan, 2010 içinde neler yazmışız?

Gitmenizi tavsiye edebileceğim bir diğer yer de Savon Otel. Zaten otel olarak da çok güzel; ama ayrıca bahçesinde çay içmek için de çok keyifli bir yer. Değişik bir havası var. Fonda Pink Martini falan çalıyor, o da tavsiye edilir.

Savon Otel’in hemen bitişiğinde Verdaa‘nın büyük bir satış yeri var. Defne sabunları, defneli şampuanlar, okaliptüslü şampuanlar, zeytinyağlar, defne yaprakları. Daha ziyade hediyelik şeklinde hazırlamışlar. İşte bahsettiğim konuşma burada yaşandı. Bana doğal defne şampuanı gibi pazarlanmaya çalışılan bir şişe şampuan vardı. Arkasını çevirdim, 5 satır boyunca yazan kimyasal maddelerin listesini gösterdim; herhalde normal şampuana defne katmışsınız dedim. Pek anlamadı ne demek istediğimi. O ısrarla, defnenin faydalarından ve şampuanın saça ne kadar iyi geldiğinden bahsediyor. Tabii geliyordur, mutlaka geliyordur; ama doğal defne şampuanı diye pazarlanması yanlış. Güzel güzel sabunlar alabilirsiniz eşe dosta. Ben şahsen, çarşının içinden aldım iki parça sabun. Pek gösterişli değildi, ama satıcı beni ikna etti içindeki defne oranının çok olduğuna. Zaten hem rengi, hem kokusu diğer sabunlardan çok daha yoğundu. Benim sabunlarım süssüz oldu anlayacağınız:) (Ben iki parçaya 9 TL verdim. Daha ucuzları da var dediğim gibi.)

Antakya’nın ara sokakları da çok keyifli, çok değişik. Mutlaka bulduğunuz dapdar, labirent gibi sokaklara dalın; biraz dolaşın. Nasılsa ana caddeye çıkarsınız. Her yer birbirine çok yakın nasılsa.

Aşağıdaki resimdeki merdivenlere dikkat edin. Kenarları yok, birkaç tane de demir çubuk var ve kız bir iniyor bir çıkıyordu. Doğduklarından itibaren ine çıka alışmışlar herhalde. Biz olsak çocuk düşecek diye o damı kaparız ve kesin bizim çocuklar da o damdan yere düşer zaten. Ama onlar düşmüyor işte.

Şimdi gelelim Uzun Çarşı‘ya. Meşhur Uzun Çarşı. Her tip dükkanı bulabileceğiniz, üzeri kapalı bir çarşı. Künefeciler, ayakkabıcılar, baharatçılar, salçacılar, kasaplar, bıçakçılar, daha neler neler… Zaten bayağı bir vaktinizi orada geçirirsiniz. Mesela kaçak çay alınabilir, defne sabunu alınabilir, Bıçakçı Naim‘e uğrayabilirsiniz. Naim bey bıçakları kendisi yapıyor. Bıçak dışında, kurabiye kalıpları var tahtadan oyulmuş. Ben bir tane aldım. Bıçakların da tanesi 1-1.25 TL civarı. Üçlü set alınca da 4-5 TL oluyor.

Dolma pişirirken ağırlık olarak koymak üzere tasarlanmış ağır kapaklar….

Antakya ile ilgili diğer gezi notları:

- Antakya Gezi Notları – 1
- Antakya Gezi Notları – 2
- Antakya’da neler yenilebilir? – 1
- Antakya Gezi Notları – 3
- Antakya’da neler yenilebilir? – 2
- Hatay’da Harbiye şelaleleri
- Künefe Dosyası
- Antakya’da HATAŞ ürünleri

13 yorum Gezi notları, Yöresel lezzetler

Ben yine hatırlatayım da. Hani vermek isteyen olur, sonra kaçırdım tarihi der, çok üzülür falan: ) Sizin üzülmenize dayanamam…

Eğer Hafif Tarif’in iyi bir blog olduğunu düşünüyorsanız, yaklaşık 4-5 dakikanızı alacak bir oy verme işlemiyle blog sahibini mutlu edebilirsiniz… Ben sizin için kaç 4-5 dakika harcıyorum, bir kere de siz harcayabilirsiniz değil mi?

Bu sayfaya giriyorsunuz, Kayıt oluyorsunuz; ardından Yemek kategorisinde Hafif Tarif’i bulup, Oy Ver diyorsunuz.

Budur. (Hatta Kırmızı Baykuş‘u da beğeniyorsanız, Kişisel bloglar kategorisinde ona da oy verebilirsiniz. Bir taşla iki (bay)kuş olabilir.)

0 yorum Ödüller
28.Nisan.2010

Hatay’ın tarihiyle ilgili çok birşey yazmayacağım; o bilgileri her yerde bulabilirsiniz. Ben gezmek için gidenlere yönelik biraz pratik bilgi derlemeyi istedim. Gitmeden önce araştırdım, aradığım gibi ayrıntılı birşey bulamadım. Eh yine iş başa düştü. Daha önce New York için ayrıntılı gezi notları hazırlamıştım. Onlar Kırmızı Baykuş‘ta bulunuyor. Bu sefer, sizin de ilginizi çekebilir diye, tüm gezi notlarını burada yayınlamaya karar verdim. Öncelikle şunu hemen söyleyeyim, ben bir turist gözüyle anlatıyorum. Tabii ki, Antakya yerlilerinin söyleyeceği, düzelteceği tonla şey vardır. Onlardan da katkılarını bekliyorum.

Antakya, Hatay ilinin merkez ilçesi ve Türkiye’nin en güneyindeki il. Antakya’nın ortasından Asi Nehri geçiyor. Yaşayan halk çok çeşitli; farklı dinden farklı ırktan insanlar, son derece yakın bir şekilde içiçe yaşıyorlar. Birbirlerine karşı saygılılar, dolayısıyla birbirlerine karışmıyorlar. Antakya’nın bu açıdan rahat bir şehir olduğunu söyleyebiliriz. Daha uçaktayken bölgenin çok yeşil olduğunu gördüm; ayrıca gördüğüm heryer dümdüzdü. Tam yürümelik veya bisiklete binmelik. Antakya’da, hemen hemen heryer yürüme mesafesinde, ama söylenen şey yürümesini pek sevmedikleri ve herkesin arabasının olduğu. Gereğinden fazla varmış. Gerçekten de havaalanından gelirken sıra sıra tüm markaların servislerini görüyorsunuz. Havaalanından şehir merkezine gelmek için Havaş’ı kullanabilirsiniz. İnen uçakların saatlerine göre ayarlamışlar. Ücreti 9 TL. Yaklaşık 30-35 dakika sürüyor. Dönüşte de, uçak saatinden 2 saat önce arıyorsunuz; sizi indiğiniz yerden alıyorlar.

Size ilk önerim, Atatürk Caddesi üzerindeki, Muammer Ürgen Alanı’nda (Kocaman bir göbek, bir tarafı park, bir tarafında Harika Künefe var.) Turizm Danışma Ofisi‘ne uğramanız. Zaten her yerde oklar da var. Oradaki tatlı bir kız, size harita üzerinde herşeyi anlatıyor; broşürler veriyor.

İlk görülmesi gereken yer çok önemli bir müze: Hatay Arkeoloji Müzesi. Köprü denilen bir meydan var, zaten şehrin turistler için merkezi orası. Tam o göbekte yer alıyor müze. Dünyanın en büyük 2. mozaik müzesi ( en büyüğü Tunus’ta). Giriş 8 TL. Ama Müze Kart‘ınız varsa bedava tabii. Müze Kart’ın ücreti 20 TL ve bu kartla, bir sene boyunca Kültür Bakanlığı’na bağlı tüm müzelere bedava girebiliyorsunuz. Bizim vardı. Bence mutlaka alın. Hatta verdiğiniz paranın hakını vermeyi amaç edinerek, bahaneyle müze gezersiniz. Zaten 2-3 müzede parasını çıkarıyor. Müze çok etkileyici gerçekten. Mozaikler zaten öyle de, ben daha ziyade bulunan kap-kacaklar, vazolar, taraklar, kadınların taktığı küpeler, kolyelerden etkilendim. M.S. 2. ve 3. asırda, yani bundan yaklaşık 1700 sene önce yapılan şeyler insanın ağzını açık bırakıyor. Bugün Paşabahçe Butik’te bakıp, ağzımın sularının aktığı parçaların orijinalleri orada. Paşabahçe’nin gerçek ürünlerden etkilendiğini bizzat görmüş oldum. O ne işçilik, o ne estetik, o ne zevk. İnsanoğlunun sanatta kesinlikle geriye gittiğine inandık. Eskiden bir heykeltraş, belki de birden fazlası, mesela bir lahit yapmak için 15 sene çalışırmış. Oysa günümüzde bu mümkün değil. O heykeltraşın para kazanması lazım, kimse ona 15 sene boyunca o lahitle uğraştığı için para vermez. Ayrıca, çevrede kısa sürede çok para kazanan insanların sayısının ve toplumda gördükleri itibarın artması, sanatçıların da şevkini kırıyor olmalı. Aslında ne acı! Sanat bile fast food olma yolunda bir bakıma. Neyse, ben pek bilgim olmayan konularda çok yorum yapmayayım, sonra kızarlar:)

Fakat bir çift laf daha etmek isterim: Biz müzede olduğumuz sürede, beş ayrı çocuk 1500 yıllık bir höyüğün kapısı için yapılan taştan bir aslanın üzerinde oyun oynadı. Ağzına ellerini sokup, dişlerini zorluyorlardı. Ayrıca bu duvarlardaki mozaiklerin hiçbirinin üzerinde bir koruma yoktu. Bir de lahit var, bahsettiğim oya gibi işlenen lahit. Onun da çevresinde çocuklar koşturuyor ve dönerlerken atların bacaklarından falan destek alıyorlardı. Anne babalar da ağızlarını açıp, çocuklarını uyarmıyorlardı. O bacağın kopması an meselesi, zaten bir parça yapıştırılmış gibi. Ben yurtdışında da müze gezdim. Her biri incecik camla korunuyor böyle eserlerin. Bence ivediyetle, hem her bir mozaiğin üzeri, hem de ortada duran her bir eserin çevresi mat bir camla kaplanmalı. Bu kadar önemli eserlerin, bu kadar elimizin altında olması hiç doğru değil.

Gidilmesi gereken bir başka yer, St. Pierre (St. Peter’s) Kilisesi. Antakya’nın merkezinde, kayaların içine oyulmuş bir mağara aslında. Yürüyerek de gidebilirsiniz, hafif bir yokuşu var. Hıristiyanlar için çok önemliymiş, çünkü dünyanın ilk kiliselerinden biri sayılıyormuş. Bazen ayin, nikah, vaftiz gibi törenler de yapılıyormuş. St. Pierre kilisesi 1983 yılında Hıristiyanlar için hac yeri olarak ilan edilmiş. Bu da Antakya turizmine fayda sağlamış tabii. Her yıl 29 Haziran’da din adamları ve kalabalık bir cemaatin katıldığı bir ayin düzenleniyormuş. Gelen çok oluyormuş. Benim gitmeden önce, ismi ve önemi dışında bir bilgim yoktu ve yarım gün ayırmıştım bu kiliseye. Oysa ziyaret sadece 10 dakika sürdü:) Giriş 8 TL. (Müze Kart sağolsun dedik yine.) Biraz tepede olduğu için, bahçesinden bütün Antakya’ya bir bakış atabiliyorsunuz.

Yine özel bir yer Habib-ı Neccar Camii. Bu camiinin hikayesi de çok ilginç. Camiye ismini veren Habib-ı Neccar, Hz. İsa’nın havarilerine ilk inanan ve bu uğurda can veren bir Ankatyalı.  Müslümanlarca da bir evliya olarak kabul görüyormuş. M.S. 40 yıllarında yaşamış. Bu yapı, Anadolu’daki ilk cami olarak biliniyor. İlk başta Roma tapınağıymış. O zamanlar putlara tapılıyormuş bildiğim kadarıyla. Sonra kilise olmuş, sonra cami olmuş. Arada yine kilise olup, yine cami olmuş diye anlattılar. İçeride Hz. İsa’nın havarilerinden Yunus ve Yahya’nın ve Habib-ı Neccar’ın türbesi var. Yani anlayacağınız, adeta dinler arası hoşgörünün ve dayanışmanın bir simgesi. Biz gittiğimizde Cuma namazı için hazırlanıyorlardı, içeriyi gezmedim.

Bunlar dışında, Antakya’da dinlerin kaynaşmasını gösteren bir mekan daha var. Habib-ı Neccar’ın yakınlarında bir bölgede, bir Ortodoks Kilisesi, bir Katolik Kilisesi, bir Protestan Kilisesi ve bir Ortodoks Kilisesi yer alıyor. Bunları da görebilirsiniz. Yukarıdaki resimde Ortodoks Kilisesi’nin fotoğrafladım.

Antakya ile ilgili diğer gezi notları:

- Antakya Gezi Notları – 1
- Antakya Gezi Notları – 2
- Antakya’da neler yenilebilir? – 1
- Antakya Gezi Notları – 3
- Antakya’da neler yenilebilir? – 2
- Hatay’da Harbiye şelaleleri
- Künefe Dosyası
- Antakya’da HATAŞ ürünleri

9 yorum Gezi notları